6 Ocak 2010 Çarşamba

Dar Alanda Kısa Bilimsel Çıkarımlar - 1

Neden genel kanı, gündüzleri alkol alınamayacağı yönündedir?

Bunun sebebini ülkemiz gibi kapalı toplumların kısa bir analizine girerek açıklayabiliriz.

Birincisi, günümüz toplumunda, cinselliğin mümkün olmasını ortadan kaldıran faktörler mevcuttur. Bundan dolayı, bireysel cinselliğin marjinalleştirilmesi sonucunda, bireyler cinselliği sadece kapalı kapılar ardında gizli saklı yapılan " karanlık" bir iş olarak görme eğilimindedirler. Tam da bu noktadan dolayıdır ki, TV ve Sinema vs.'nin tahakkümü ile birlikte cinsellik geceye mahsus bir tabu haline gelmiştir.

İkincil olarak, cinselliğin kendini modern olarak tanımlayan bireyler için dahi hala tabu olarak varlığını sürdürmesi hem toplumsal/dışsal etkenlerden, hem de bu dışsal etkenlerin yaşam boyunca bilinçaltına kasıtlı/kasıtsız kazınması sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Bu durumda bu önyargıları silebilecek veyahut da, cinselliğin pratiği için gerekli cesareti verebilecek bambaşka bir dışsal etmene ihtiyaç duyulması söz konusudur. Bu ihtiyaç temel olarak uyarıcı/uyuşturucu maddeler olarak görülebilir. Bu maddelerin en yasal ve yukarıdaki işlevleri en uygun yerine getireni olarak alkol, toplum tarafından bir adı konulmamış konsensusla seçilmiştir. Alkol, cinselliğin imkansızlaştırıldığı kapalı toplumlarda, cinselliği mümkün kılma yolundaki en önemli aktör halini almış ve asıl işlevinden genelde koparılmıştır.

Tam da bundan dolayıdır ki, yeni işlevi ile alkol; sadece "karanlıkta" eylenebilen cinselliğe bir fayda teşkil etmediği sürece kullanılması abesle iştigalmiş gibi bir görüngü sunmaktadır bireylere. Bunun bilinçüstü tezahürü olarak da yine bireyler bir konsensusla, altını doldurmadan - ve buna da gerek duymadan- alkolün gündüz gündüz içilemeyeceği kanaatini ortaya çıkarmıştır.

Bir sonraki, bilimsel çıkarımımızda görüşmek dileğiyle.

Harvard'lı doktorlardan ilginç araştırma(!)

Efendim neymiş, Harvard'lı doktorlar bir araştırma yapmışmış da, geceleri geç yatan veya az uyuyan gençler daha çok intihara meyilliymiş.

Ben hayatımda bu kadar düz bir araştırma ve bu kadar düz bir bilimsel metodoloji ile karşılaşmadım. Galileo olsaydı, kafalarını kırardı bunların.

Ya bu çocuklar, gündüzleri onlara dayatılan hayatı yaşamaktan bıktılarsa da, gündüz tahakkümü altında kendi hayatlarına çaldıkları gece-zamanlarında, yaşamak istedikleri bir yaşamı takip ediyorlarsa?

Ya bu çocuklar, yalnızca geceleri özgür olabiliyorlarsa ve bu onlara bırakılmış tek şanssa? Bu çocuklar, facebook'ta veya kitap okuyarak; müzik dinleyerek veya saçma sapan internet sörfü yaparak yaşadıklarını hissetmek zorunda bırakıldılarsa?

Belki de gece geç yatmalarının sebebiyle, intiharlarının sebebi aynıdır? Ne dersiniz Harvard'lı dokorlar?

18 Eylül 2009 Cuma

Yaşam Orada Bir Yerde

Sinemaya aşık olmayan bir insan için belki de filmler, görüntülü hikayelerden ibarettir, kitabını okumak zor geldiği için izlenen bir görseldir veyahut... Siyah beyaz olduğu için ön yargıyla yaklaşılan filmler gördüm, sessiz olduğu için bir köşeye atılan. Altyazılı olduğu için izlenmeyen, hatta ödül aldı diye "sıkıcı" damgası vurulan filmler. Sırf bir "Hollywood" yapımı olmadığı için izlenmeyen filmleri de biliyorum... Halbuki bir filmi izlenir kılan şey onun üst üste binmiş paketleri değildir, o filmi izlenir kılan şey kabarık geçmişi, kafa kağıdında yazan şeyler değildir. Konusunu okuyarak anlayamazsınız bir filmi, bir arkadaşınız anlatırsa size o filmi izlemiş sayılmazsınız.

Ne çocuk filmlerinde gözlerim doldu benim; gerçek olmayacağını bildiğim klişe lafları, klişe, abartı, epik aşkları izlerken doldu gözlerim. Bir eşeğin gözlerinden izledim hayatı ve hiçbir tecrübemi değişemem ona belki. Duyuyordum ben. Sinema bana bir şeyleri duyuruyordu. Diyorum ya sinemaya aşık olmayan biri anlayamaz belki. Anlatamayacağım şeyler hissettiğim veya anlatamayacağım şekillerde anlatılabilen şeyler hissettiğim oluyordu filmlerde. Sinema bazen büyülüyordu beni. Bana mesaj vermek için gözüme soktuğunda bir şeyi, kafayı çevirmesini öğreniyordum. Ancak, yine de "güzelliğin" nereden geleceği belli olmaz ki.

Sinema da müzik de var ancak, müziksiz bir film izlediniz mi? Ben izledim, ancak hiç farkında değildim. Çünkü, sinemada ister estetik diyin, ister ruh, ister duygu, ister his; işte onlar var ve onlara ben müzik diyorum.

Sinema da müzik var ve daha güzeli müzik yokken, müzik yine var.

Casablanca'da bile ağlayabilirim ben. Neden? Naif miyim sizce?

Dedim ya, sinemaya aşık olmayan biri anlayamayabilir. Yaşam burnumuzun dibinde, her soluk alışımızda yaşam. Her soluk alışımızda sinema. Yaşam sinema. Sinema orda bir yerde. Yaşam orada bir yerde.

15 Eylül 2009 Salı

Marksist bir futbolcu; hem de ortodoks olmayanından: İvan Ergiç


Ivan Ergiç demiş ki; babam Ortodoks Marksist'ti. Sosyalist Parti üyesiydi. Fakat, kendisi Karl Marx'ı birincil ilham kaynağı olarak gösterirken; bizim buralarda pek bir sevilen Stalin'leri, Mao'ları, Tito'ları, Fidelleri atlamış da, Frankfurt Okulu, Adorno, Horkheimer ve -Marksistliği her ne kadar tartışılabilir de olsa- Sartre gibi ekolleri diğer ilham kaynakları olarak göstermiş.

Anlaşılan o ki, hayat görüşünü futbola yansıtmayı da eksik etmiyor. Profesyonel menajerle çalışmıyormuş bir kere. Futbolun içindeki asıl cevheri, dayanışmayı önemsiyor olmalı. Fair-Play'e önem verdiği de söylemlerinden belli.

Yalnız, İvan Ergiç kulüp seçimi yaparken çok da "tarihsel" düşünmemiş ya da bilgi eksiği var. Çünkü, geldiği kulübün taraftarı biraz saldıragan. Ayrıca galeyana gelmeyi çok iyi beceriyor. Bundan 2-3 sene önce Bursa'da yapılacak olan "Gökkuşağı Yürüyüşünü" çok güzel bir şekilde engellemişlerdi. Daha doğrusu, yürüyüşü yapacak olanlar ölüm tehlikesiyle burun buruna geldiği için, vazgeçmişlerdi bundan.

İvan Ergiç, Ortodoks bir Marksist olsaydı eğer, çok da sorun teşkil etmezdi bu; keza, düne kadar "devrim yapınca, kapitalizmin çürümüşlüğünün döküntüleri eşcinselleri tedavi için Küba'ya" yollayacaklarını söyleyen uzantıları ile dolu ülkemiz, bu Ortodoks Marksizmin.

Gerçi sanırım artık Küba'da da böyle bir "durum" söz konusu değil ya, neyse...


18 Haziran 2009 Perşembe

Arkadaşım Bi Bakar Mısın? #10 - Süleyman Demirel


- Merhabalar!
- Merabalar, efenim.
- Sayın eski başbakanım ve cumhurbaşkanım. Ne olacak sizde Türkiye'ni hali?
- Şimdi, Türkiye'nin hali kötüye gidiyor. Bizim zamanımızda anarşi, törör vardı. Buna rağmen bu kadar kötü değildik. Şimdi napıyorlar onca parayı anlamıyorum, hayır canım vatandaşın vergisi bunlar, binaanelaaeehyheyh--
- E, sayın Demirel, sizin zamanınızda terör vardı ama sizin sayenizde terör falan kalmamıştı hatırlıyorsam?
- Nasıl yani?
- E efendim siz olmasaydınız, azılı teröristler Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan falan filan nasıl asılırdı ya?
- Yani şimdi evet, ama şimdi olsa bi 15 sene yatar çıkarlardı. Biz de gençtik tabi. Bi an gaza gelmişim ben.
- Ya olur mu canım olur mu? ne iyi ettiniz? sonuçta 3 tane insan öldürdünüz çok mu?
- Yani değil tabi de kesin benim yüzümden çok fazla kişi daha ölmüştür.
- Ölmüş müdür?
- ...
- Muhtemelen tabi ölmüştür.
- Yani biz halka verebileceğimizin en iyisini vermeye çalıştık.
- Onu biliyoruz tabi efendim.
- Öyle mi? Nerden?
- Demiştiniz bi ara, bir de görsel anlatım yaptıydınız.
- Aa?


- Aaaaa, çakallaaaaar. keh keh, bu fotoşop tabi ki. Bakın Gülmece falan diyor.
- Bana bak Süleyman! Buraya senden önce 9 tane adam çıktı. hepsi dedi bu fotoşoptur diye, hepsini esprili bi dille geçiştirdim. Ama sanıyorsan ki sana da aynı müsamahayı göstericem, yanılıyorsun. yalan mı lan bu fotoğrafın simgelediği o "komik" anlam? Yalan mı? ümüğünü sıktığın yetmiyormuş gibi vatandaşın bir de patronlarının parası sayesinde kendini haklı çıkardın. Millet seni ombudsman yerine koydu. Ulan sen, geldiğin yeri zerre kadar hatırlamayan sen anadolu çocuğu o eski çoban, başarılı mühendis sen! Hiç mi acımıyor için sızlamıyor senin ha! Hiç mi! Ben, evet ben Açık Pencere blogunun yazarı, mağdurun hep yanında muktedirin ensesinde ben hiç acımam sana gösteririm bu fotoyu.


- AAA! ben bu? Çocukken!
- İyi bak bu resme?.........Ne diyorsun şimdi?
- Saçım varmış o zaman?
- Ben de öyle düşünmüştüm, ben de öyle düşünmüştüm.

(aradan geçen aylar sonunda sanmasın ki sevgili okur, espri yeteneğim azaldı ve böyle malzemeli bir şahısta bu kadar karamsar bir parça ortaya çıkardım, sadece birazcık sinirim arttı ve bunu espriye kanalize edemedim, ya biraz sonra üşenirsem de başka bir zamanda yapacağım 11. bölümde o nefret ve siniri de espritüel dile kanalize ederek finali getireceğim bu seri için. Kişi sürpriz olsun, belki çoğunuz onu tahmin etmişsinizdir. Görüşmek üzere!)

13 Şubat 2009 Cuma

Arkadaşım Bi Bakar Mısın? #9 - Cüneyt Arkın



- Abi bi bakıcan mı be?
- Ne var?
- Evar mı?
- Yok, ne var baya n si ek olarak gelmedi kendiliğinden.
- Hıı. Ya abi şey dicem. Sen sağcı mısın solcu musun?
- Yuh, o ne be?
- Ya abi yanlış anlama, sağcı solcu kalmadı zaten canım. Da şimdi, sen sovyetlerle savaştın, milliyetçi altkültürü oluşturacak tüm lafazanlıkları yaptın, her yerde Türk adını gururla taşıdın da, bazen de tuttun sermayeye emek sömürüsüne en amansız mücadeleyi en kitaplı Marksistin yapmadığı gibi verdin. Şimdi bizim koca bir ülke olarak kafamız karıştı, ne yapacağımızı bilemedik.
- Valla, bak kardeşim. Gözünü açık tutacaksın. Nerde para var orda ben varım. İşte dinibütün olurum, sağcı olurum, solcu olurum, hangi senaryoda nasıl iyi para varsa onda varım. Ata binerim, kafagöz girerim. Acımam. Attan düşsem de bir yerim acımaz. Anlatabildim mi?
- Valla abi anlattın da şimdi anladık ama senin o bütün epik yanın eridi gitti be abi iki dakka da.
- Tamam tamam illa bi cevap mı istiyorsun?
- Evet abi, yani kesin bi net bişey.
- Hümanistim ben.
- Niye abi doktorsun ondan ötürü falan mı?



- Yok, uzaylılarla savaşıp tüm insanlığı kurtarmıştım ya ondan.
- Oldu abi biz halkçanak kaçıyoruz. Hadi güle güle.
- Durun ya nereye! Karatecan sen de mi lan?

Arkadaşım Bi Bakar Mısın? #8 - Unakıtan



- Sayın Bakanım? Sayın Bakanım?
- Buyrun.
- Büyük geçmiş olsun. Rahatsızlanmışsınız.
- Evet ya, sormayın. Halkımızın duaları sayesinde atlattık çok şükür.
- Öyle, öyle. Şükür valla. Neden olmuş bu sayın bakanım yumurtadan mı?
- Efendim?
- Yok bişey, keyfiniz iyi di mi şu anda?
- Evet, evet iyi sağolun.
- Ya sayın bakanım nedir şu likit yumurta meselesi?
- Hah, bak şimdi. Kuş gribi çıktı. Yazık, biz yumurtaları atalım mı? Onun yerine daha bi kontrollü likit yumurta yaptık. Hem yani bi litresinde kaç tane yumurta var, nereye koycan onları. Kocaman yumurtalar bir sürü alsan dolap dolar.



- Kocaman mı?
- E, tabi. Bizim yumurtalarımız na bu kadar bak elimlen gösteriyorum.
- Fakat sayın bakanım şimdi ben hesapladım. Bu yumurtanın bi tanesi 80 kaloriymiş. Bunu soyarken normalde 10 kalori gidiyormuş. Ama şimdi direk 80 kaloriyi cart diye alıyoruz. Ondan ne spor var ne bişey, insan yaşlanıyormuş, saçlar sakallar dökülüyomuş, kilo alınıyomuş sonra bazen bu likit yumurtalara konulan koruyuculardan ötürü bazen böyle garip mutasyonlar da yaşıyormuş insanlar.
- Yok, canım.
- Ama ben de kanıt var!
- Hani?
- Buyrun



- Bu fotomontajdır, iftiradır bu!
- Hadi canım!
- Evet, evet! karalama kampanyası!
- Bakın sayın bakan! Kendiniz kandırabilirsiniz, ancak bu halkı kandırmanıza gerek yok, sizin neye dönüşeceğinizi biliyoruz. Hepsi sizin ve amerikan emperyalizminin bir planı. Bütün Türkiye'yi neye dönüştürmek istediğinizi biliyoruz. Bu plana bizleri asla alet edemeyeceksiniz. istediğiniz şeye dönüşmeyeceğiz.
- Neymiş o?
- İşte bu!



- Hayııııııır!
- Artık çok geç sayın bakan, çok geç. Bu oyunu biz yutmadık ve oyununuzun kurbanı kendiniz oldunuz. Çok geç...

Arkadaşım Bi Bakar Mısın? #7 - Abdullah Gül



- Sayın Cumhurbaşkanım. Uygunsanız bir dakikanızı rica edecektim.
- Buyrun. Tabi ki.
- Geçenler de Suudi Arabistan'daydınız sanırım. Nasıldı çok mu sıcak oralar?
- Vallahi, çok sıcak yani. Mevsime göre baya sıcak.
- Oğlunuz da gitmiş, yazık çocuğa.
- Olsun ya gezmiş oldu.
- O da doğru, bi dış memleket görmüştür.
- Evet, evet.
- Ticarete de atılmış galiba. Zeki çocuk. Babasına çekmiş diyebilir miyiz?
- Ehehe.. Diyebiliriz tabi.
- Ama şimdi Kayserili olmasının da bi etkisi vardır canım.
- Yani vardır elbet de..
- Sayın cumhurbaşkanım. Elime bir fotoğraf geçti. Sizi karalamak için yapılmış bir fotomontaj sanırım ve internette dolaşıyor.
- Nasıl yani?
- Efendim, siz, kızınız ve eşiniz var. Ancak İslami kurallara göre bir kadının ayakbileklerine kadar kapanması gerekiyor ama bu fotoğrafta bu şart sağlanmamış. Çok büyük bir terbiyesizlik sanıyorum.



- Evet, gerçekten çok talihsiz bir şey.
- Bence de sayın cumhurbaşkanım.
- Biraz bakıyım.
- Tabi buyrun.
- Hmm...
- Hmm...
- Fotomontaj bu kesin.
- Bence de. Kesin.

Arkadaşım Bi Bakar Mısın? #6 - İlker Başbuğ



- Sayın Başbuğ, bugün de yine ülkemizi saran o kara bulutları defeden bir aydınlık yayıyorsunuz.
- Öyle demeyelim lütfen.
- Neden efendim?
- Yani, Başbuğ diyince karıştırılabilir. Malum medya bu, çarpıtabiliyor. Daha geçen gün bu yüzden, Radikal gazetesini üzülerek de olsa akreditasyondan çıkarmak konumunda kaldık.
- Tabi, tabi haklısınız. Şimdi efendim benim bir sorum olacak. Siz sanki biraz Atatürk'e benziyorsunuz.
- Ne demek efendim! Kimse Ulu Önder'e benzeyemez.
- Ya ben şu fotodan dolayı..
- Hangi?
- Şu...



- Hmm, burdan bakınca biraz andırmıyor değilim.
- O değil de efendim, bu laiklik elden gidiyor o ne olacak? AKP, Ergenekon diye uydurmuş bişey, bütün emekli paşalarımızı, askerimizi küçük düşürüyor. Çok yani ayıp.
- Yani biz de bundan rahatsızız. Ama geçenlerde de iyi dedim hani.
- Valla iyi dediniz, şu Cemil Çiçeğe dediğiniz di mi?
- Evet, ya şimdi bunlar her silah bulunca bunlar Ergenekoncu diyo ya işte ondan ben de Cemil Çiçek iki boş kovanı alınca onlara da Ergenekoncu derler diye dedim. Espri yaptım.
- Hmm... Bu askerliğe siz ne zaman başlıyorsunuz paşam.
- İşte ilkokuldan sonra alıyorlar.
- Hmm... Zamanında bir de Kenan Paşa vardı di mi?
- Valla, Ne iyi adamdı Kenan Paşa.
- Hmm... Ortaokuldan beri askersiniz yani?
- Evet.
- Hmm... Anlıyorum. Neyse görüşürüz paşam.
- Görüşürüz.

Bir sorun var demektir!

Biraz önce sitemeter'a baktım ki bir de ne göreyim. Takribi bir buçuk saat kadar önce
Fuzhou, Fujian, Çin'den biri sevgili açıkpencere blogumuzu ziyaret etmiş. Sebebini elbet anlayamadım, çoğu kez başka ülkelerden gelenler oluyor gerçi. Ama burdan şu sonucu gayet iyi bir şekilde çıkarabiliriz. Henüz sevgili blogumuz, Çin Halk Cumhuriyeti'nde yasaklanmamış. Şu an bunu yazabildiğime göre, Çin ile sansürde başa baş giden çok sevgili ülkemizde de yasaklanmamış. Hiç mi etkimiz yok ya halk sağlığına, inançlar bütününe, yok efendim resmi ideolojiye falan.

Bir sorun var demektir!

Neyse, ben biraz daha zorliyim madem. Genelkurmaya falan mı bulaşsam, tırsmıyo da değilim. Şaka şaka bulaşmıcam... valla, şaka.

Arkadaşım Bi Bakar Mısın? #5 - Terim



- Sayın Fatih Terim, bi sorum olacaktı.
- Evriting is samting hepınd, o yüzden sor kardaşım.
- Şimdi geçenlerde Orhan Pamukla bi tartışmanız olmuştu.
- He oldu.
- Size aşırı milliyetçi diye iftira attı.
- Yani evet aşırısı biraz aşırı.
- Yok yok, biz biliyoruz, çaktırma.
- Neyi ulan!
- Solcu olduğunuzu.
- Ne diyorsun yav sen, ağzını topla.
- Bu ne madem dayı, de baham!



- Ya bu fotomontajdır, inanmam.
- Nasıl inanman. Sol yumruk havada ya baya basbaya! Hadi onu geçtim eskiden hipi de mi değildin?
- Değildim!
- Bu ne madem? Ne bu? Türkiye Halkından hiç bi şeyi gizleyemezsin kardeşim.



- Ehm...ee...
- Ya işte, susarsın buna cevap ver sıkıyosa!



- Hmmm....
- Yav, sevgili Terim, Robert DeNiro gibi bakmakla olmuyo bunlar. De bakalım nedir işin aslı.
- Valla bilemedim, bunu geçelim.
- Geçelim, geçelim de senin Kara Kıta Afrika'yı doyuracak maaşına gelelim.
- Ee.. Solcuyum ben!

Arkadaşım Bi Bakar Mısın? #4 - Kadir Topbaş




- Sevgili başkan. Nasılsınız?
- İyiyim sağolun, sizleri sormalı.
- İyidir efendim. Benim bir sorum olacak.
- Tabi, buyrun.
- Şimdi sinemayı seven biri olarak, sizin gençliğinizde oynadığınız filmi izledim ve doğrusunu söylemek gerekirse filmi beğenmedim. Fakat, siz fevkalade iyi bir oyunculuk sergilemişsiniz efendim.
- Teşekkür ederim. Ancak o bir rol değildi. Ben kendimi oynadım. İtalyan yeni gerçekçiliği gibi düşün.
- Vaaay, biliyorsunuz da.
- Tabi, ben her işe el attım zamanında. Ticaret, sinema, belediye başkanlığı falan deniyorum.
- Seçimler nolacak sizce?
- Valla, ben bi işi anca bi kere yapıyorum. O yüzden Sayın Kılıçdaroğlu kaybetse de ben koltuğu ona devredicem gibi gözüküyo. Çünkü yeni işe girdim 1 Nisan'dan itibare kontrat başlıyo. Gitmezsem yüksek meblağ tazminatı var!
- Aa, hayırdır?
- Aşçılık ya, baya güzel iş, seviyorum. Bi sene falan takılırım gibi.



- Hüoop! Kadir abi! Pilav üstü az kuru dedik, az! Naptın yaau!

Arkadaşım Bi Bakar Mısın? #3 - Baykal



- Deniz Bey, bakar mısınız? Şşt, Deniz Bey aklınız yine beş açılım havalarda.
- Pardon, duymamışım. Buyrun.
- Ben şey dicem ya şimdi siz halkın partisisiniz ya.
- Evet.
- Ben de şimdi halktan biri olarak gelsem, beni belediye başkan adayı yapar mısınız?
- Şimdi o karmaşık bi mesele. Biz halkın partisiyiz de sırf halksın diye seni partiye alcak da değiliz. Bi kere sosyal demokrasiyi bilmemen falan lazım, biliyosan yandın. Burda tutunamazsın, sonra benim yıldızımı engellemiyceksin falan. O parlıycak kardeşim. Ben Ecevit'i yendim. Kovsalar gitmem vallahi.
- Ne konuştun be kardeşim? Bari yalan deme halkın partisiyiz diye ya. 100 yıldır burdasın yeminle. Sosyal demokrasiyi kuruttunuz bari halkı yiyip bitirmeyin be.
- Nasıl yani, biz kazanırsak ne yapacağımız bilmediğimiz için seçimlere bile hazırlanmıyoruz, halkla bi alakamız yok nası yiyip bitirelim.
- Sıs la. Resimler var elimde resimler.
- Ne resimleri?
- Al! Naptın bu çocuğa, naptın?



- Yedik onu biz!
- Bravo.

12 Şubat 2009 Perşembe

Arkadaşım Bi Bakar Mısın? #2 - RTE



- Excuse me, sir. Can I take a minute of yours?
- Eksküz mi, van münüt.
- Yes, sir.
- Buyur canım kardaşım.
- Abi şimdi bizim iki arkadaş var, senlen fotoğraf çektirmek istiyorlar.
- Tabi, tabi ki de olur. Çok sevinirim.
- Sevineceksin, sevineceksin. Tanıdık bunlar zati.
- Kim ki?
- Adnan'la Turgut.
- Hadi yaa! Ulan süper oldu bak, ne zamandır görüşemiyoduk.
- Abi geçin şöyle, abi sen önde dur biraz. Çekiyorum hadi gülümseyin.



- RTE'ciğim
- He gülüm
- Sen şimdi çok seviniyon ama, sırıtıyon falan, sonun benzemesin bunlara
- ?!?!?

Arkadaşım Bi Bakar Mısın? #1 - Gökçek



- Arkadaşım bi bakar mısın?
- Buyur.
- Ya gözünü seveyim napıyorsun ya?
- Nası yani anlamadım.
- Nedir kardeşim bu şehrin hali?
- Valla bilmiyorum ki. Biz yapmıyoruz. İhaleyle.
- He, tamam o zaman. Bak kardeşim, bana ukalalık yapma. Kimse ukalayı sevmez. Ben Çölaşan'a, Kılıçdaroğlu'na falan da benzemem. Çarparım. Öyle laf kalabalığına getirip, şebek şebek sırıtmayla olmaz bu işler. İçine ettin güzelim şehrin, başkent lan bu, başkent.
- Ülke burdan yönetiliyo yani de mi, ehi...ehi...ehi...
- İbrahim (evet, ibrahim) Melih Gökçek, doğru boruna. Ben çağırana kadar da çıkmıcaksın.
- E, ama...
- Aması maması yok. hadi naş!



- Anaa! Sevindi lan bi de!

DAİRE

Daha kaç defa çıkıp geleceksin ki? İnandırıcılığını bile yitirmeye başlıyorsun. Önce canlıydı zaten bebek. Şu anda sanki anneannemin saman bebeği yırtılmış da samanlarını saçıyor sağa sola. Sanki kurtuldun ve geliyorsun. Doktor orda işte atmış havluyu. Çıkacak biraz sonra yine, her zaman olduğu gibi. Özür dilerim, ya da üzgünüm gibi saçma sapan şeyler söyleyecek. Beni avutmak için falan da değil ha aslında, tamamen kendini bir nebze olsun rahat ettirebilmek için. O gece olmasa da en azından ertesindekinde rahat uyuyabilmek için. Gerçi bunu yaşadım ben, ama dur, sen neden bunu bana tekrar tekrar yaşatıyorsun. Bak, genelde bir ormanda oluyorduk. Sen, ben ve doktor, bazen de bebek (bazen diyorum çünkü şu an elinde olan açıklayamadığım samansı maddeye bebek dememi bekleme benden). Artık o muazzam ağaçlarla bezeli mekanı bana tasvir bile edemiyorsun, belki de ben tasavvur etmekteki acizliğimi bu görmekten bıktığım hayal, rüya -veya her nasıl adlandırmaktan hoşlanıyorsan ondan olsun- içinde sergiliyorum. Dur, daha dur, orman demiştik. Şimdi, hatırlarsan ben bir kere eşeklik edip atmıştım sigaramı camdan dışarı, arabayla seyahat ettiğimiz bir yaz günüydü. Ne kadar kızmıştın bana yahu. Neredeyse on yıl olacak. On yıl. Dile kolay değil mi? Gerçi senin dilin yok şu anda ve ben bunu bırak dile getirmeyi, düşünmüş olmaktan bile iğreniyorum aslında. Ne çabuk unutuluyor bazı şeyler. Ama, unutmak değil bu, bugün de hep yanlış kullanıyorum sözcükleri, edebiyat kısmı bir yana dursun. Sanırım, alkolün etkisi olmalı – gerçi azalıyor yavaş yavaş. Ne diyordum, hah, unutmak değil bu. Alışmak, kabullenmenin en üst seviyesi. Alıştım. Sen bir ölüsün. Bak, nasıl da kolay söyleyebiliyorum. Ancak, bu demek olmuyor ki halimden de çok memnunum. Şu an alkolün getirdiği ve üzerime konuşlandırdığı bir rahatlık var, genişlik aldı başını gidiyor yani. Baksana ya neler diyorum? Hem de dediklerimin saçma sapan olduğunun, bana yakışmayan şeyler olduğunun farkında olarak, ayılınca kendimden nefret edeceğimi bilerek konuşuyorum, kendimi bu zırvaları dile getirmekten alıkoyamıyorum. Dur, bir ucundan tutamadım konunun. Oradan oraya, sonra bambaşka başka bir yere. O da ne demekse.

Açık açık konuşalım mı bugün? Belki de ilk kez üstü kapalı olmayan bir şekilde. Kelimeleri ve anlamlarını, ortak bilgi dağarcığımız çerçevesinde konuşup, üzerine konuşulmayan hakkında da susarak başlayabiliriz işe. Ya da ben. Bak, öncelikle sen yoksun. Bu bir rüya. İmgelemimde yarattığım, hep de alkolün etkisiyle, bir görüntü. Aman Tanrım, ne kadar ciddi cümleler kuruyorum. Şuna bak. Güleyim bari. Seni kafamda uyduruyorum. Konuşmuyorsun ki. Kafamda bile konuşmuyorsun, ki gerçekte istesen de yapamazsın. Neden peki, rüyalarıma her seferinde girip sesini bile çıkarmıyorsun? Hiç doğmamış bebeğin kucağında yanıma gelmeye çalışıyorsun her seferinde. Senin gelmeni bekledim hep o gecede. Bi aşağı bi yukarı. Şimdi ise orda öylece duruyorsun gelmeye çalışıyorsun doktor hayır olamaz doktor gelecek doktor neden ama doktor saçmalıyorum doktor n’olur o yüz ifadesini takınma iğrenç herif üzgün değilsin çünkü hep birileri var ölen yanında senin yüzünden her şey ama üzülemezsin doktor yaşayacak değil mi?

Çöl, iyi bir seçim. Tunusu zaten sevmez miydin? Hayatım boyunca seni götürmek istediğim yer. Belki de balayında gitmeliydik. Ancak, o zaman öyle bir sevdan yoktu diye hatırlıyorum. Zaten, Tunus sevdası ne ki? Değil mi? Sinop’a da aynı derece de bayılmıştın sen zaten. Ama, yavrum, beni böyle kendi kendime saçmalarken görsen, doktoru açıklarken görsen öyle gülerdin ki. Kendime hakim olamıyorum, istediğim gibi değil tahmin edersin. Hep kendime hakim olmak istedim. Bunu başaramadım, ancak, aynı açgözlülüğü senin üzerinde denedim. Sana hakim olmayı denedim. Seni Sinop’a götürdüm. Hiç sevmemiştin değil mi? Asla bilemeyeceğim işte. Belki kendimi tekrarlıyorumdur ama, saçmaladığımı söylemiş miydim? Bu arada aslında hiç bir olay yaşanmıyor şu tüm konuşmalarım boyunca biliyor musun? Sen bana gelmeye çalışıyorsun, doktor ise çökmüş o kadar. Bense kurtuluşu içkide arayan tipik bir ademoğlu işte. Ne beklersin ki onlardan? Kurtuluşunu kimyasallarda arayan, her şeyi geciktirerek mutlu olacağını düşünen yaratık. Sen de öyleydin. Ben de öyleyim. Ama daha cesurdun, daha olgundun. Kabullenmiştin. Ben ise kabullenmekteyim. Koca on yılda yalnız bir tiyatro oyunu yazabildim. İşte oynuyorum her gece. Diyaloglar doğaçlama biraz; bu kadar uzun soluklu bir oyuna her gece gelen izleyicilerim var, tabii ki onlar sıkılmasınlar diye yapılmış bir şey bu. İroni, her zaman arkasına sığındığım şey bu. Alay, ince alay, hep kullanırdım ama sen sessiz olmamı tercih ederdin. Ben de. Ama sığınağım o benim, küçük sığınağım. Oya oya genişlettiğim kaçış bölgem. Hala da öyle.

Gözlerim kapanıyor yavaş yavaş. Alkolün etkisinin neredeyse en az olduğu noktalardan birinde uykunun etkisi karışıyor bu kez vücuduma. Bayılmak üzereyken başımı çarpmamak için masaya dayanıyorum ve artık rahatım. Kadehim yarım hala sanırım. Yarın sabah devam ederim. Isınır birazcık sadece.

Gözlerimi açtığımda, yaşamdan daha ağır gelmişti göz kapaklarım. Süreklilik göz için önemli bir şeydir olmasına ama arada o bütünlüğü göz kapakları bozar. Ben hep aynı şeyleri gün üstüne gün yaşayan bir insandım. Hayatım asla değişmedi. Üç yaşımdan beri. O zamanlar bir oyuncağım vardı. Geometrik şekilleri kalıplarına sokmaya çalıştığım bir oyuncak. Kabul etmek gerekirse asla üçgeni zorlayıp da dairenin içinden geçirmeyi denediğimi sanmıyorum. Hayatımın da o oyundan bir farkı yoktu, bundan da eminim. Umarım, senin hayatını o plastik oyuncak gibi oynamamışımdır. İşte her gün bu sorunun cevabını aramaktan kaçmak için başvuruyorum içkiye.

Kıyamet Öyküleri #4 - Kıyamet

Dünyanın sonunun geleceğini hiç düşünmemiştim. Keza düşünseydim de, yapacak bir şey yoktu. Bunu değiştirmeye gücüm mü yetecekti sanki. Yahut, hayatımı bambaşka mı yaşayacaktım. Dünyanın sonu geldi diye kıyameti koparmanın lüzumu yok. O saat geldiğinde, normal bir günün o saatinde ne yapıyorsam onu yapacağım.

Kıyamet Öyküleri #3 - Değişim

Ankara’da yaşadığım günlerden dolayı bazen bana Ankara’yı soruyorlardı. Özellikle okuldayken arkadaşlarım. Ben çocukken Ankara özel bir yerdi, bir başkent. Bir kültür, sanat başkenti; siyasi yönünden ayrı olarak. Ancak ben okuldayken tüm arkadaşlarım Kocaeli dışında hiçbir yeri görmedikleri için ben nereden geliyor olsam da aynı ilgiyi yönelteceklerdi eminim ki. Onların sorularını cevaplarken Ankara’yı düşünür kendimi ağlamamak için zor tutardım. Ankara bana göre iki tip caddeleri olan bir kentti. Birincisi eş caddelerdi. Bu eş caddelerin her yeri yaklaşık eşit aynı yüksekliğe sahipti. Bu caddelerde gelir dağılımı dengesizlik göstermezdi. Mağazaların fiyatları aynıydı, yemek yeme yerleri aynı lükslüğe sahipti. Diğerleri ise değişim caddeleriydi. Bunlar yukarıdan aşağı doğru giderdi ve diğer caddeleri dik keserdi. Bu caddelerde önce lüks bir restaurant sonra da hırdavatçı görebilirdiniz. Bu caddelerden geçerken hep kendimi farklı bir yerlere gider gibi hissederdim. İnsanların konuşmaları, evlerin şekilleri, her şey değişirdi yol boyunca. Küçük bir çocuk için enteresan tespitler gibi gelse de şu anda, haksız da gelmiyor bana. Ankara’nın hep daha lüks ve zengin olan yukarısı ve hep daha karışık, keşmekeş, daha basit olan aşağısını birleştiren caddelerdi bunlar ve ben bunu ufacık bir çocukken anlayabiliyordum. Bir değişim vardı o caddelerde, o yaşta henüz hissedemeyeceğim ama zamanı gerince öğreneceğim, büyük bir değişim.

Ailemle parklara gittiğimizi anlatırdım, aldığım küçük dantelli elbiseleri; onları giyip gittiğim bale gösterilerini. Bir sürü hayvanı gördüğüm hayvanat bahçelerini ve yalnızca penguenlerin bulunduğu yemekli, müzikli toplantıları. Hepsini anlatırdım ve arkadaşlarım bana hayran hayran bakardı. Okuldan eve dönünce halam okulun nasl geçtiğini sorardı, sanki aynı meraka o da sahipmişçesine tekrar bir de halama anlatırdım Ankara’yı. Halam beni çok severdi; annem kadar, babam kadar. Saçlarımı tarardı, her gün iki defa. En sevdiğim börekten yapardı her hafta. Halam çok severdi beni. Beni Kocaeli’deki ufak parklara götürürdü ama tozlu havadan her yerim kararırdı sanki orada. Ankara gibi olamazdı Kocaeli. Ankara’da annem vardı, baleyi bana önce o öğretmişti. Çok güzel kadındı annem. Babam da şanslı bir adam. O penguenlerin arasında hemen belli ederdi kendisini. Yakışıklıydı da. Ben de böyle bir çiftin güzel kızlarıydım. Bu arada babam penguence bilirdi. Çünkü, ne zaman o kıyafetlerini geçirse üzerine, yemekli-müzikli o toplantılarda anlamadığım kelimelerle konuşurdu. Ben de penguence zannederdim işte. Bu arada o yaşıma kadar gerçek penguen hiç görmemiştim. Bakmayın, şimdi de görmüş değilim ya. Ben de babamın ufak pengueniydim, ufak baleriniydim. Babam beni çok severdi; halam da severdi ancak, babam gibi değil.

Güzel evimizin bahçesinden çıkardık, havanın mis gibi olduğu, manolya koktuğu günlerde. Sıcacık güneşin yakmadığı saatlerde kendimizi dut ağaçlarıyla bezeli sokağa atardık. Bazen yakındaki havuzlu parka giderdik. Bazen de mavi otomobilimize atlar o değişim caddelerini aşındırırdık. Ben eş caddelerden nefret ederdim. Evde oturmak hep daha güzel gelirdi. Eş caddelerde gitmenin bir alemi yoktu ki! Değişim caddelerinde ise Ankara olurdum. Bambaşka yerler görmüş, çok gezmiş gibi hissederdim. Daha önce de dediğim gibi, değişim beni böyle bir caddede buldu.

Bir gün bir gazetede garip bıyıklı bir adam resmi gördüm. Daha okumayı sökememiştim, ama resme bakıp çok güldüğümü hatılıyorum. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra sanki gülmemi Tanrı kendine yedirememişçesine ağlattı beni. Bazen babamı günlerce görmüyordum. Annem hep endişeliydi. Evimizie kara perdeler çektiğimiz oluyordu. Nedenini anlamıyordum. Babam evdeyken bile, sakalları uzun üzerinde uygunsuz kıyafetler varken bile, ahizeyi çenesine dayayıp penguence endişeli konuşuyor sonra anneme Türkçesini açıklıyor, zaten kalbi zayıf anneciğimi daha çok yorup, üzüyordu. Bir süre sonra babama kızmaya başlamıştım. Çünkü sanki annem onun yüzünden üzülüyor, ağlıyordu. Ama o hiç babama kızgın gibi değildi. Tanrı’ya kızamadığım için, beni gülmeye sevk eden o garip bıyıklı adama çok kızdım; sanki tüm bunların sorumlusu oymuşçasına.

Tüm bu olaylar üstüste olduktan sonra, babamın uçtuğunu söylediler bana. Ben ilk başta anlamadım. Babam başka bir yere uçmuştu. Korktum ilk başta bundan çok. Bazen ölen insanların uçtuğunu söylerlerdi. O ufak aklımla babamın öldüğünü sandım. Ama öyle olmadığını, başka bir ülkeye uçtuğunu söylediler. O zaman da aklım tam ermedi ama bir binada gördüğüm resim yardımı ile bana uçağı anlattılar. Onu ben daha önce havada görmüştüm ki, hayvanat bahçesindeydik o sırada hem de. Annem bu aralar bana sık sık sarılıp öpüyor, başımı okşuyor ve benim ne kadar akıllı, ne kadar güzel bir kız olduğumu tekrarlayıp duruyordu. Yakın bir zamanda babam geldi. Çok sevinmiştim. Onun yüzü bembeyazdı, sakalları kim bilir kaç günlüktü ama gözleri yine kopkoyu kahverengiydi. Ona sarılışımı hala hatırlıyorum. Ancak o günün benim için değişimin başlangıcı olacağını nereden bileyim.

Bir gün halam bize geldi. Annem ve babamın bir işleri olduğundan bahsetti. Onlar bir yere gideceklerdi, gitmeleri gerekiyordu. Bu akşam bana halam bakacaktı. Halam da yaptığı manzara resimlerini sergilemek için Ankara’da bulunuyordu. Bunu fırsat bilip benimle de dostluğunu pekiştirmeye niyetliydi. Bana o gece çok fazla anlamsız şey anlattı bunu hatırlıyorum. Kötü bir kaç adamdan, bir kaç yabancıdan bahsetti. Sonra onların kötülük yaptığı adamlardan bahsetti. Anlamamıştım ama sonra babamı övmeye başladı. Onun bir kahraman olduğunu falan anlattı bana. Ne vardı yani benim babam elbette bir kahramandı, neymiş bilmem ne kaç kişiyi kurtarmış diyordu halam. Tabii ki kurtaracaktı o benim babamdı ya. Ben de pek dinlemiyordum halamı ya neyse. Saçmalıyordu işte kendince. Zaten halam hep saçmalar gibi gelirdi bana, küçücükken bile.

Halam birşeyler anlatırken kapının çalınışını hatırlıyorum. Sonra genç bir çocuğun bir şeyler diyişini pervazdan gizlice izlemiştim. Halam kapıyı kapatmış, birden dizlerinin bağı çözülmüş, yere yuvarlanmıştı. Ben koşup yanına gitmiş, ağlamaya başlamıştım. Sonra da o ağlamaya başlamıştı. Ben ağlayarak uyuya kalmışım. Sonra halam beni yatağıma yatırmış, üstümü örtmüş. Daha sonra komşulardan birinden rica etmiş başımda durmasını. Üzerine bir şey geçirdiği gibi hastaneye koşmuş. Babam zaten kazada ölmüşmüş, annem ise halam ordayken göçmüş. Halam iki cesedi de teşhis etmiş. Ağlayarak tabii. Sonradan anlatmışlar halama da. Arabayla gidiyorlarmış ikisi, yukarıdan aşağı, eğimli bir yolda. Arabanın büyük ihtimalle freni patlamış, arabanın kontrolünü kaybetmişler. Yolun kenarına çarpmışlar. Babam orda arabadan fırlamış, annem ise arabanın içinde bir yerlere çarpmış. Sanıyorlarmış ki babam hemen orda son nefesini vermiş. Annemi ise getirdiklerinde müdahale için pek zaman yokmuş. O da kısa bir süre sonra veda etmiş işte hayata. Bunu bana halam bir süre anlatmadı. Beni Kocaeli’ye getirdi. Annemle babam nerede dediğimde ise, onlar uçtu diyordu hep. Ben de bir kere endişelendim ya boşuna, bir daha da endişelenmiyordum bu cevaba işte.

Kıyamet Öyküleri #2 - Keman

Çatı katından gelen müzik sustuğu zaman ben de mutlu olacağım.

Kırk iki yaşını doldurdum ve aklımı kaybetmek üzereyim. Fakültenin en genç profesörü benim. Şu son günlere kadar belki de konumda ülkenin en iyi uzmanı olma yolunda çok şey vaat ediyordum. Hocalarımın tebriklerini asla unutamıyorum. Son konferansta sunduğum tez neredeyse olay yaratmıştı. Hayatımda kendimi işim kadar çok verdiğim tek bir şey vardı ki o da karımdı. Karımdı diyorum ya bakmayın, karım. Hemen tüm sırlarımı vermemek için size herşeyi en baştan anlatmalıyım. Yirmiiki sene önce tanıştım ileride karım olacak kadınla. İnanılmaz bir seks hayatımız vardı başta ve daha sonrasında ona aşık olduğumu farkettim. Ben buna onları açtığımda ikimizde on dokuz yaşındaydık ve benimle alay edişini hala hatırlarım. Bunları düşünmek için daha erken olduğunu söylemişti. Haklıydı da. Fakat tüm bu söylediklerinden sonra gözleri yaşarmış, başımı okşamış ve omzuma yatmıştı. O anda anlamıştım ki o da bana aşıktı. Günler çok iyi geçiyordu. İkimizde derslerimizde iyiydik, herkesin kıskandığı bir çifttik ve birbirimizi mutlu etmeyi biliyorduk gerçekten de. Haftada bir gittiğimiz lunaparkta her zaman dönme dolaba biner ve şehrin neresine gideceğimizi bakarak karar verirdik.

Bir gün yine dönme dolaba bindik ve bana uzakta bir ormanı gösterdi. Orası bir piknik alanıydı. Daha önceden duymuştum, ama gitmemiştim. Seve seve kabul ettim. Piknik alanına gittikten sonra onun mutlu halini görüp tekrar düşündüm. Ona evlenme teklifi ettim. O da kabul etti. Ancak, okulu bitirdikten sonra. Teklifimi sürekli erteledi. Ona üç yıl boyunca sordum, ama o erteledi. Ne zaman ki mezun olduk, o zaman aldım evet cevabını. Sonrasında da evlendik işte.

Ben oldukça az kazanıyordum. O ise seramikle uğraşıyordu. Onun getirisi ise nerdeyse yoktu. Ancak hiç bir şey diyemiyordum. Ondan bir iş bulmasını isteyecek halim yoktu. Çünkü onun işi buydu gerçekten: seramik. Bu işte gerçek bir kabiliyeti vardı, fakat bu işten kazanç sağlamanın bir yolu yoktu. Ayrıca mutluyduk, çok paraya ihtiyacımız olduğunu kim söylemişti ki. Daha sonra paraya ihtiyacımız olacağını düşündük. Çünkü çocuk sahibi olacaktık. O hamileydi ve, Tanrım, onu hiç bu kadar mutlu, bu kadar güzel gördüğümü hatırlayamıyordum. Bir daha da görmedim zaten.

Size her şeyi hızlıca özetlemem gerekirse, çocuğumuz ölü doğdu. Bunun üzerine doktor operasyon süresinde ortaya çıkan bir sorundan ötürü eşimin bir daha hamile kalamayacağını söyledi. Bu şoklar üstüste gelmişti. Bunun üstesinden gelmek benim görevimdi, bir şeyler yapmalı ve onu tekrar eskisi gibi mutlu- ve güzel- görmeliydim. Bir fikrim vardı ama ona açıklamam için daha zaman vardı.

Bu sırada akademik kariyerimin zirvesine oynuyordum. Doçentlik sınavını da geçmiştim. Yaptığım son çalışmaları kitaplaştırmam için teklif dahi almıştım. Fakat yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Karım benimle doğru düzgün konuşmuyordu bile. Asla gülümsemiyor. Ne seramik ne de benzeri şeylerle uğraşıyordu. Artık bir geçim sıkıntımız da yoktu, ancak o hiç bir şey yapmak istemiyordu. Sadece oturuyor, bazı bazı aklına geldikçe Özdemir Asaf’tan şiirler okuyordu. Ona hava değişikliğinin iyi geleceğini düşünerek, akademiden kitabım üzerine çalışmak için yıllık iznim ile ayrıldım. Şehrin dışında yayınevinin sağladığı iki katlı bir eve, minimum eşya ile taşındık. Ben ise uzun süredir tasarladığım fikrimi hayata geçirdim. Küçük bir köpek yavrusu alacaktım.

Köpeği eve getirdiğimde ilk önce şaşırdığına yemin edebilirim. Gerçekten yüzü değişti, handiyse gülümsediğini bile iddia edebilirim. Ama bu hakikaten kısa bir süreydi. Sonra köpekle ilgilenmedi bile. Köpek yavrusu ise onun etrafında fır dönmeye, taklalar atmaya başlamıştı. Ama karımdan hiç bir tepki alamıyordu. Köpeği sevdiğini, onun eve geldiğine sevindiğini söylüyordu sorduğumda ama suratsız bir cevaba ne kadar inanılabilir ki.

Şu andaki hayatımın başlangıcı sayılabilecek olay benim evden ayrıldığım ilk gün cereyan etti. Ufak bir iş için fakülteye gitmem gerekmişti. Arabaya atladım ve okuluma döndüm. İşlerimi hallettikten sonra eve geri döndüm. Kapıyı çaldım, ancak açan olmadı. Daha sonra anahtarımla açıp içeri girdim. Etrafta biraz dolaştım, karıma ve küçük yavruya seslendiysem de hiç bir cevap alamadım. Mutfağa seyirttim ve o iğrenç manzara ile karşılaştım. Küçük köpek yavrusunun cansız bedeni kanlar içinde yatıyordu. Göğsüne saplı bir mutfak bıçağıyla hem de. Ne yapacağımı bilemedim orada. Gerçekten de ağladım. Gözlerimden akan yaşları engelleyemiyordum. Hemen yukarı yatak odamıza koştum. Kapı kiltiliydi. Kapıya vurdum, seslendim ama hiç bir sonuç çıkmadı. En sonunda omuz atarak kırdım kapıyı. İçeride yatağa oturmuş duruyordu. Dışarısını izliyordu. Gözleri yaşlıydı. Ona ne yaptığını sordum, köpeği sordum. İtekledim onu, hatta vurdum. Ama hiç bir cevap, hiç bir ses çıkmadı ondan.

Aradan 6-7 sene geçti. Önce onu tedavi ettirmeye çalıştım. Hastaneye yatırmayı bile düşündüm. Ama ailesi buna yanaşmıyordu ben de teklif edemedim. Doktorlar şehir dışındaki eve temelli taşınmamızı önerdi. İlaç tedavisi verdiler. Bir kısmı bilerek konuşmamayı seçtiğini düşündüler. Bir kısmı ise şok tedavisi gereklidir dediler. Biz ilaç tedavisine devam ettik. Bir yerden sonra her şeyimle işime yöneldim. Onunla da odaları ayırdık. Ona çatıda çok güzel bir oda yaptırdım. Ailesi geldiğinde de göstermelik yanıma alıyordum. İşim dışında birşeyle uğraşmıyordum ama hala gençtim. Karımdan almam gereken şeyleri alamamıştım. Bu yüzden ufak tefek tek gecelik şeyler yaşadım oldukça. Ama onları daha ileri götürmüyordum. Sadece fiziksel. Zaten bunları ileri seviyeye taşımam akademik kariyerimi de baltalayabilirdi.

Tüm bu süreç boyunca ailesi seferber oldu. Arada babasını kaybettiler. Ama hiç sesi çıkmadı yine. Abisi yılda bir veya iki defa ziyaretine gelirdi. Çiçek alıp getirir, yarım saat oturur giderdi. Ama annesi neredeyse her gün yanındaydı. Ondan bir tepki almak için her şeyi deniyordu. Bundan bir kaç hafta önce yemek yerken zilim çaldı. Kapıyı açtığımda gelenin yine annesi olduğunu gördüm. Şaşırmadım elbet. Ama elinde bir kutu vardı, bir enstrüman kutusu. Annesi bunun karımın çocukken çaldığı keman olduğunu söyledi. Dört yaşından oniki yaşına kadar eğitimini almıştı. Sonra ise bırakmıştı birden ve kendini resime vermişti. Ailesinin ısrarlarına rağmen bir daha asla kemanı eline almamıştı. Nedenini kimse bilmiyordu. Annesi son kozlarını oynuyordu. Lanetler olsun ki bu kozu işe yaradı. Kemanı görür görmez karım elinden kaptı annesinin ve çalmaya başladı. Fakat ne çalma. Gerçekten bir kaç hatayla da olsa Handel, Vivaldi ne varsa çalıyordu. İnanılmazdı. O an için öyle düşünmüştüm tabi. Şimdi ise delirmek üzereyim günde onaltı, onsekiz belki yirmi saat çalıyor veya belki de sadece ben evdeyken çalıyor. Bilemiyorum. Günlerdir doğru düzgün uyuyamıyorum. Ne bir şey okuyabiliyor ne de yazabiliyorum. İlk başta bunun bir iyileşme belirtisi olduğunu düşünüp sevinmiştim doktorlar ise bunun zihinle değil omurilikle ilgili bir refleks durumu olduğunu düşünüyor. Bir gün denemek için bir kaç nota kitabı alıp çatıdaki odasına koydum. Asla onları çalmadı hep aynı şeyler, hep aynı şeyler. Doktorlar büyük ihtimalle haklıydı. Artık ben de çıldıracağım sanırım. Belki de benden öç alıyor diye düşünmeden edemiyorum ama benim yerimde hangi erkek olsa aynı şeyleri yapardı gibi geliyor. Onu sevdim ben hala da seviyorum fakat bilemiyorum. Böyle yaşamaya devam edemem. Elinden kemanı da alamıyorum. İçim elvermiyor. Fakat bir gün vicdanıma karşı galip gelirsem bir çılgınlık anında ya kemanını parçalayacağım ya da onu öldürüvereceğim. Gerçi...ne farkeder ki.

Kıyamet Öyküleri #1 - Bir Devrin Sonu

“Doğduğumuz çağın insanı değiliz. Biz, burdaki bir kaç insan ve şu anda buna benzer bir şekilde, bu kokuşmuş şehirin farklı köşelerinde, düşünen diğerleri.”dedi. Elinde duran hapı ağzına attı ve suya ihtiyaç bile duymadan yutuverdi. Kendini gerisin geriye kanepeye attı ve tavanı izlemeye başladı. Melis ise elinde bir şişe ne olduğunu bilmediği içki, şaşkınlıkla olan biteni izliyordu. Kimsenin, ki buna kendisi de dahildi, tüm bu olanlara böyle tepkisizce yaklaşıyor olmasını anlayamıyordu. Ben ise, bunun bir gün olacağını bilen biriydim; çağımın adamı değildim belki de dediği gibi. Fakat, çağımın farkındaydım.

Bir saniyeliğine zaman durdu ve içeriden bir cam kırılma sesi geldi. Hemen içeri koştum. Cam paramparça olmuştu. Aşağı baktığımda Mehmet’in kendini aşağı attığını gördüm. Asfalta öylece düşmüş ve parçalanmıştı. Ancak bu tabloyu korkunçluktan uzaklaştıran bir manzara vardı çevrede. Böyle bir tabloyu yalnızca Bruegel’de görebiliriz sanırdım. İnsanlar sağa sola koşturuyor, arabalar sanki son gün ışığını görmek istercesine çılgınca doğuya hızlanıyordu. Şehrin bir köşesinden patlama sesleri geliyor, her yeri cam kırıkları kaplıyor. Sokaklarda kendini, başkalarını, çocuklarını vuran insanlar var. Bazı direklerin başında son orgazmlarını yaşamak için kendilerini adrenalin ve feromon ile uyuşturanlar veya şu anda kendini kanepeye bırakmış tek dostum gibi farklı yollarla bunu yapanlar. Bu korkutucu tablonun beni korkutmaması çok olasıydı çünkü, her idam mahkumu farklı tepkiler verirdi. Kimi kararlı, kimi kabullenmiş. Kimi de çıldırırdı. Şu anda yüzlerce evde kendini bir odaya kapatmış, Kur’an, İncil veya Eski Ahit’ten alıntılar yapan bir dolu insan vardı.Ama bu evde değil.

İçeri döndüğümde Melis’i, “Nasıl bu hale geldik? Nasıl bu hale geldik?” diye tekrarlarken buldum. O da kendini kaybetmişti. En yakın dostum uyuşturucunun etkisinden çıkamayacaktı. Melis delirmişti. Mehmet kendini atmıştı. Melis’in kendini kaybetmesi aslında bana enteresan gelmişti. Hele ki benim çıldırmayışım ve onun çıldırışı. Sonra Melis’in konuştuğu köşede Andre’nin kırık viski şişesi saplı bedenini gördüm ve herşeyi anladım. Gerçekten de nasıl gelmiştik bu hale? Melis hayatı boyunca çevre kirliliğine karşı savaşmıştı. Çok iyi bir doktordu. Üniversitede kısa süreli de olsa bir ilişkimiz olmuştu. Benim dağınıklığıma katlanamamış ama benimle arkadaş olmayı sürdürmüştü; evime bir daha hiç gelmeyerek. Şimdiyse Andre ile nişanlıydı. Yani bir zamanlar öyleydi. Çünkü şimdi Andre ölü, o ise deliydi. Aslına bakarsanız bu çok da önemli değildi şu anda. Andre ile Moskova’da tanışmıştı. Bir konferansta. Andre, Lacan’ı çok seven bir psikiyatrdı. İntihar vakaları üzerine çok çalışmıştı ve şimdi “çalışmalarının kurbanı” olmuştu. Melis Andre’yi İzmir’e çağırmış sonra orada sevgili olmuşlardı. Andre’nin favorisi, nedense tüm yabancılar gibi İstanbul’du. Benim bir favorim yok sanırım kentler arasında. Olsa da burası olurdu muhtemelen. Melis çevre kirliliği karşısında uç eylemler düzenlemişti. Greenpeace vari, militan eylemler. Üniversitedeyken bu yüzden çok çekmişti. Ben ve en yakın dostum kadar değil elbet, veya zavallı Mehmet. Mehmet, bir sosyologdu. O kitaplara veya teorilere gömülmüş bir adam değildi. Genelevler üzerinde bir çalışma yapmıştı, asla kız arkadaşı olmadı. Çünkü kadınların bunu duyunca ondan iğrendiği, kalanların da onu artık tatmin edemediğini söylerdi. Sokak çocukları ile sanki sokakta yaşayan bir adam gibi, hatta durun, Diyojen gibi, tam altı ay yaşamıştı. Hiç bir zaman arabası olmadı. Büyük zevkleri de olmadı. Büyük derken, pahalı zevkler. Yoksa büyük zevkleri vardı. Klasik müziğe bayılırdı. Yüzmeye bir de. Her türlü su birikintisinde yüzerdi; ırmak, göl, nehir, deniz, okyanus... Mehmet büyük bir adamdı. Onu hep kendime örnek alırdım üniversitede. Benden bir yaş büyüktü yalnızca; fakat, akıl hocamdı diyebilirim. Bana bildiklerimin tümünü o öğretti gibi gelirdi okuldayken. Polisten beraber dayak yerdik hep. Ta ki o her şeyi bırakana kadar. Zeynep diye bir kızla tanışmıştı. O zaman her şeyi bıraktı. Anlayamamıştım o kızla tanıştıktan sonra yaptıklarını. Her şeyi bıraktıktan sonra kariyerini de mahvedecekti. Fakat kızı iki erkekle bastıktan sonra anladı yaptıklarını. Ondan sonra sadece kariyerine yöneldi. Ben de Mehmet’in yerine, başka birini buldum. Onun yerini layıkıyla dolduracak birini. En iyi arkadaşımdı o. Şu anda aklı başında olabilecek tek adam. Hatta eminim hala öyledir. Onunla en ön saflarda bağırıp çağırdık, dayak yedik, göz altına alındık. Bir şeyler için savaştık şu an hayatımın bu konuma geleceğini bilseydim de yapardım tüm bunları. Aslına bakarsanız buna karar vermek biraz zor çünkü bu konuma geleceğimi bilseydim eğer, bir şekilde, buna inanmazdım ki. O yüzden yaptıklarımı aynen yapardım. Çağımızın adamı değiliz işte bu yüzden. İnanmıyoruz çünkü. O ve ben. Andre veya Melis veya Mehmet de değillerdi. Değillerdi. Bilmiyorum belki de öyleydik. Ya da ne bileyim, 40 sene öncesine, 2000 sene öncesine falan, öyle bir tarihe aittik. Şimdi bunun ayırdına varmam o kadar zor ki.

İki adım attım ve nabzına baktım. Sen benim en yakın arkadaşımdın. Arkadaşımsın. Seninle son bir kez. Son bir kez daha konuşmalıyım. Bach’ı severdin. Bundan belki, veya bana hep derdin Barselona’yı bir kere olsun görmelisin. Göremedim işte. Ne yapmalıyız bu durumda? Beni bırakıp gitmen mi lazımdı? Anlatmalıydın Barselona’yı bana, son anlattığın şey bu olsa da. Seni itekliyorum işte, kaldıracağım ayıltacağım seni. Koşturuyorum içerideki odaya, sokaklar kan gölü görüyorum. Araba falan kalmamış, inanamazsın. Yerlerde debelenen insanlar var. Bunu görmeyi yüreğin kaldırmazdı değil mi? Ondan içtin o hapı, ki kalbin atıyor hala. Atıyor. Ölmedin. Öleceksin, beraber öleceğiz. Bu arada, koyu mavinin en dibinde hafiften bir açıklık var. Güneşi son bir kez daha görmeden ölmene izin veremem. Ne lazım sana, iyi bir kahve yapmalıyım belki de. Her şeyi deneyeceğim. Hiç merak etme. Her şeyi.

Kulağımda uğultunun birden kesildiğini farkettim. Bu Melis’in sesinin kesilmesiydi. Durduğu yerde bir cümleyi sürekli tekrar ediyordu. Ama artık durdu. Mutfaktan uzattım kafamı. Son sigaramı yakmış kahve pişiriyordum. Bu kadar komik bir son düşünülemez. Gözlerimi kıstım ve Melis’e baktım. Olduğu yere yığılmıştı. Ağzında köpükler vardı. Muhtemelen şu an kalbi atan iki insan vardı odada. Henüz. Kahveyi fincana doldurdum. En yakın arkadaşımın baş ucuna koydum. Sonra içeri koşup dolabın birinden el fenerini aldım. Yakıp gözlerine tuttum. Onu çılgıncasına dürtüyordum. Oturur vaziyete getirdim. Kahveyi boğazına döktüm yavaşça. Yutmasını sağladım. Nefes alıyordu. Hafif uyanma belirtileri de vardı. El fenerini gözlerine tutuyor, onu sarsıyordum. Gözleri kırpışmaya başladı. Olacaktı. Güneşi görecekti. Ona bir iki tokat attım. Anlamsız sesler çıkarıyordu. Buradan içerideki odadaki ışığın değişişini sezinleyebiliyordum. Onu ayağa kaldırdım ve omzunun altına girdim. Onu içeriye doğru sürüklemeye başladım. Çok ağırlaşmıştı. Yıllar geçmiş ve kendine bakmayı bırakmıştı. Sürüklemem giderek zorlaşıyordu. Gün ağırmaya başlıyordu neredeyse. Bunu görebiliyordum, sadece bir kaç metre ve güneşi görecektim. Birden bana her zamankinden daha ağır geldi; sadece bir saniyeliğine ve yere yığıldı. Birden dizlerimin bağının çözüldüğünü ve hareket edemediğimi farkettim. Yere, en yakın dostumun yanına yığıldım. Güneş neredeyse doğacaktı fakat çok geçti artık. Son gördüğüm şey güneş değildi ancak, güneş ışığının parçalanmış camdan yansımasıydı.

11 Şubat 2009 Çarşamba

Bomba Kadınlardılar - 1 : Luxemburg



Rosa Luxemburg bomba bir kadındı, çünkü;

- Eşitliğin özgürlüğü getireceğinin farkında olması yanında, yoldaşlarından farklı olarak özgürlük olmadan eşitliğin sürdürülemeyeceğinin de farkında olan nadir insanlardı.

- Demokratik hakları için her türlü mücadelenin içinde bulunmuş, özgürlükçü olmayan hiç bir akımın barışı getiremeyeceğini bilmişti.

- Her zaman savaş karşıtı olmuş önceden içinde bulunduğu partinin aksine kendini ve "statü"sünü düşünmeden savaşı lanetlemişti.

- Tüm bunları yaptığı, çağının ilerisinde düşünebilen bir kadın olduğu için de öldürülmüştü.

"Without general elections, without unrestricted freedom of press and assembly, without a free struggle of opinion, life dies out in every public institution, becomes a mere semblance of life, in which only the bureaucracy remains as the active element".

Bomba Adamlardılar - 5 : Allende




Salvador Allende bomba bir adamdı, çünkü;

- "Kendi kaderini kendi tayin etmekten aciz insanların" kendi kaderlerini tayin etme hakkının bir temsili olmuştu.

- Tüm yabancı sermayeyi, ülkesinin zenginliklerini halkının eline teslim etmişti.

- Kendi cebinden daha çok ve her zaman halkını düşünmüştü. Bir politikacı için çok enteresan bir özellik.

- Tüm bunları yapmak ve korumak için her şeyi yapmış, sonuna kadar mücadeleden vazgeçmemiş ve savaşarak ölmüştü.


"El Pueblo Unido jamas sera vencido"

10 Şubat 2009 Salı

Sebepler #1 - Apocalypse Now'ı izlemeniz için iki sebep


Bence Apocalypse Now'ı;

- Savaşın gerçekdışı mantıksızlığını en iyi anlatan film olduğu,

ve

- Açılışında The Doors'un The End parçasının eşlik ettiği mükemmel bir sekansa sahip olduğu

için izlemelisiniz.



http://www.imdb.com/title/tt0078788/

5 Şubat 2009 Perşembe

Bomba Adamlardılar - 4 : Lumumba




Patrice Lumumba bomba bir adamdı, çünkü;

- Çünkü Kongo'yu Belçika egemenliğinden kurtarıp, demokratik bir seçimle seçilen ilk başkanı olmuştu.

- Kral'ı hayatı pahasına önemsemeyip, tamamen bağımsız bir Afrika cumhuriyeti kurmaya çalışmıştı.

- Hayalleri o kadar ileriydi ki, tüm Afrika'yı birleştirme fikrini cesurca ortaya atmıştı.

- İnandığı şeylerden asla taviz vermemiş, bir fikir ve devlet adamıydı. Bu inandıkları yüzünden katledildi.

25 Ocak 2009 Pazar

Bomba Adamlardılar - 3 : Faraday



Michael Faraday bomba bir adamdı, çünkü;

- Hayatı boyunca doğru düzgün hiç matematik öğrenmemiş, tüm bulgularını sözel olarak ifade edebilmiş,

- Elektromanyetizma ile ilgili tarihin en önemli ifadelerinden birini bulmuş,

- Her şeyiyle kendini tek başına geliştirmiş ve okutmuş,

- Kraliçenin "Sir" ünvanını reddederek çoğunun aksine bilimi statü için yapmadığını kanıtlamıştı.

Bomba Adamlardılar - 2 : Tesla



Nikola Tesla bomba bir adamdı, çünkü;

- Edison gibi prestijli ve dev bir tüccar karşısında her zaman durup "alternatif akımı", sınırsız bedava enerjiyi savunmuş,

- Sırbistan'dan fırsatlar diyarı Amerika'ya gelip, bu fırsatları yerlilerinin tersine dünya ve insanlık yararına kullanmış,

- Alternatif akım gibi dahilik derecesinde bir basitliği dünyaya tanıştırarak, doğru akım sebebiyetiyle kaybolan enerjiyi önlemiş,

- Paraya veya benzeri statülere hiç bir zaman önem vermemiş ve bilim adamı olmanın kendini insanlığa adamak olduğunu unutmamıştı.

24 Ocak 2009 Cumartesi

Bomba Adamlardılar - 1 : Einstein



Albert Einstein bomba bir adamdı, çünkü;

- Aynı sene (1905) içerisinde fotoelektrik etki, kütle-enerji dengesi ve özel göreliliği bulduğu,

- İflah olmaz bir hümanist ve savaş karşıtı olduğu,

- Görelilik Kuramını oluşturup 20'nci yüzyıl bilimini kökünden değiştirdiği,

- Her zaman bir bilim adamının tek görevinin bilim olmadığını farkedip, daima toplumsal sorumluluklarına sahip çıktığı için.

11 Ocak 2009 Pazar

Türkçe Rock Müziğin En İyi 11 Albümü - 10

NEKROPSİ – Mİ KUBBESİ (1996)

Uzun bir aradan sonra tekrar yazı dizime devam ediyorum. Onuncu albüm olarak seçtiğim albüm ise Nekropsi’den “Mi Kubbesi”. “Mi Kubbesi” albümünün gitarlarında Cem, basta Cenk, davul, darbuka ve bendir de Cevdet, gitar, efektler, sampling ve basta Tolga var. Ayrıca, bu seçimimde de aynı bir önceki yazıdaki gibi iki albüm arasında kalma durumu var. Nekropsi’nin iki albümünde aslında İhtiyaç Molası’nda kaldığım kadar büyük bir ikilemde kalmadığımı itiraf etmeliyim. İhtiyaç Molası’nın iki albümü birbirine çok yakın albümlerdi; ancak, Nekropsi’nin iki albümü arasında gerçekten çok büyük farklar var. “Sayı 2” albümü, endüstriyel metalden, progresif rock’a hatta elektronik müziğe kadar uzanan biraz da “postmodern” bir albüm. Fakat “Mi Kubbesi” birazdan açıklamasını yapacağım üzere belki de Türkiye’de yapılmış gerçek anlamdaki tek progresif rock albümü. Temel seçim kıstasım buydu. İsterseniz şimdi parçaları incelemeye geçelim ve yukarıdaki kısmen iddialı yorumumu birazcık da olsa açmaya çalışayım.

Parçaların tamamı enstrümental ve istenilirse bir bütün gibi düşünülebilir her progresif albümde olduğu gibi. İlk parçanın adı “Crying Game”. Crying Game’de bariz olarak hissedilen ancak albümün geneline de yer yer yayılmış bir speed havası var. Ancak bu speed havası bazen gerçekten bambaşka bir şekilde halay havasını andırabiliyor. Çeşitli samplinglerle desteklenmiş güzel bir parça. İkinci parça “Fok” ise gitar sololar, gitar riflerinin çeşitliliği ve şarkının hızlanıp yavaşladığı yerlerin güzel uyumu ile dikkat çekiyor. Az önce bahsettiğim halay havasını iyice hissettiren şarkı ise üçüncü parça “Efsane” şarkının ortasına kadar bize eşlik eden hey heyler bu duyguyu körüklüyor. Fakat şarkı ortada birden duruluyor ve klavyenin yarattığı atmosferde yeryer güzel arpejler bazen de sanki bir bağlama dinliyormuşsunuzcasına çalan gitar yer buluyor. Parçanın sonunda ise parça eski havasına dönüyor ve vokal-samplingler ile sonu getiriyor. Dördüncü parça “Çarşı” ise kısa bir parça; darbukanın kullanıldığı ve sevimli bir melodiyle desteklendiği bu şarkı hoş bir bağlayıcı niteliğinde. Beşinci parçanın adı ise “94 Kor”. Hemen itiraf etmeliyim bu parçada King Crimson’ın “21st Century Schizoid Man” şarkısının başındaki çılgınlığa benzeyen bir his aldım. 94 Kor sürekli takip eden bir ritimin eşliğinde yer yer gitarın yeryer vurmalıların yaptığı bir dizi enteresan bölüm ile ilerliyor ve bir nevi tedirgin kaçış havası yaratıyor. Sonra da yine o çılgınlıkla kapanıyor. Ardından “Derinlik” geliyor. Derinlik içinde çok fazla farklı atmosfer barındıran bir şarkı. Gitar, klavye ve davul farklı zamanlarda ön plana çıkıp atmosferin yaratıcısı oluyorlar. Gerçekten parçadaki sakinliğin sebebi içinde barındırdığı derinlik hissi. Ardından gelen “Dimli mi” başta yarattığı hava ile biraz ürkütücü. O ürkütücülüğü şarkının sonuna kadar sürdürüyor. Peşindeki şarkı “Lim” ise iki yavaş ve derin parça ardından biraz daha hareket getiriyor albüme. “Hinou” Lim’den devraldığı yerde sürdürüyor albümü. İçerisinde bir bas atağı bulunduran bu parça da grind/speed diyebileceğimiz o davul ritmlerini de tekrar gösteriyor. Onuncu şarkı “Çarklar”. Çarklar içinde çan etkisi yaratan bir efekt ve vokal samplingleri ile Nekropsi’nin tek albümle yarattığı o tarzına hizmet ediyor. Genele hakim speed riffler, bazen araya giren ufak sololar, ataklar, dur-kalklar aksak kısımlar, grind davul ritmleri vb. Yavaşlayan yerlerde etkiyi artıran klavye veya efektler. Çarklar’ın ardından “Ateis” geliyor. Bu parça da hoş aksak riffleriyle öne çıkan bir parça. Ayrıca içinde bir kaç farklı efekt de bulunmakta. “Göç” ise “atmosfer” diye adlandırdığımız o şeyi en iyi yaratan parça olabilir albümde. Tam bir mod şarkısı da denilebilir. “Kubbealtı” bir şarkıdan çok bir bendir taksiminden bir parça. “Yollar” klavyenin girişteki kullanımıyla göze çarpan bir şarkı. Gayet uzun olan Yollar’ın en dikkat çekici kısmı bence darbuka ile o albüme hakim speed rifflerine eşlik edilmesi. “Son” sert tonlu bir gitar ritminin sürekli eşlik ettiği ve efektlerin arka planda “solo”suna şahit olabileceğimiz bir parça. Gitarda da e-bow kullanılarak yapılmış hoş melodiler var. On altıncı ve son parça ise “16-41”. Bu parçada endüstriyel özellikleri hissedebiliyoruz. Bunun yanı sıra davullarda da o endsüstriyel ton ve ritmler bulunuyor. Bir fabrikanın tıkır tıkır işlemesini andıran bir girişi var parçanın. Ardından gelen kısım da sanki bir nevi paydos anını anlatıyor. Daha sonlara doğru klavyenin gelmesiyle bu endüstriyellikten biraz sıyrılıyor parça fakat birazcık elektronik müziği andırmaya başlıyor. Sonlara doğru gitarın iyice baskınlaşmasıyla aksak ritmli bir parçaya dönüşerek kapanıyor albüm. Nekropsi Türkiye’de çıkmış albümler arasında en deneysel şeyleri denemiş, tüm albüme hakim hava ile kendine özgü bir tarz yaratmış bir grup olarak akıllarımıza kazınıyor böylece. Son olarak Nekropsi’nin Hipodrom Konseri videosuyla sizi başbaşa bırakmak istiyorum:

NEKROPSİ HİPODROM KONSERİ

NEKROPSİ 4 NALA ÇALAR

Ayrıntılı bilgi için;

http://www.myspace.com/nekropsinekropsi

26 Kasım 2008 Çarşamba

Türkçe Rock Müziğin En İyi 11 Albümü - 11

Öncelikle böyle bir liste ve incelemeler bütünü yapmak çok riskli bir iş, bunun farkındayım. Yalnız, bazı güncel albümler ile, bazı eski klasikleri neden almadığımı belirtmek istiyorum. Öncelikle psychedelic rock hayranı olmama rağmen Replikas’ın herhangi bir albümünü bu listeye dahil etmedim. Tamamen kişisel sebepler. Henüz tek albümü olan Çamur, Dinar Bandosu ve Dandadadan gruplarını çok sevmeme rağmen, çok yeni olduklarını ve albümlerinin tam bir gelmiş geçmiş listesinde yer almaya uygun olmadığını düşündüm ve koymamaya karar verdim. Haramiler, Mavi Işıklar, Cem Karaca, Barış Manço gibi saygı değer isimleri ise bildiğimiz anlamda bir rock kıstasına kafamda oturtamadığım için sıralamaya almamaya karar verdim. Bunu The Beatles’ın büyüklüğüne rağmen çok da rock müzik sayılamayacağını düşünerek kıyaslayabilirsiniz. Tüm bu açıklamalardan sonra sorumluluğu üstüme alıyor ve seçimlerin benim öznel seçimim olduğunun farkında olduğunuzu kabul edip affınıza sığınarak numara onbir ile başlıyorum.

İHTİYAÇ MOLASI - 1.5 (2004)

“1.5” , geceyarıları yollararası metropolitik rock grubu İhtiyaç Molası’nın ikinci ve şimdilik son albümü. Çanakkale kökenli grubun kuruluş tarihi ise 1995. Şu anda etkinliklerine İstanbul’da devam etmekte olan grubun gitar-vokalinde Taner Sarf, baslarında Sinan Gürsoy, Davul ve vurmalılarda Murat Güllü ve akademisyenlik geçmişi olan, ayrıca tiyatro müzikleri de yapan Tolga Çebi ise grubun keman ve keyboardlarını çalıyor.

İhtiyaç Molası çok sevdiğim bir grup olduğu için, belki de progresif rock hayranı biri olarak Türkiye’de de böyle şarkıların yapıldığını görmek hoşuma gittiği içindir, bir albümünü bu listeye koyacağımdan emindim. Ancak, içinde yabancı dilde parçalar da barındıran, enstrümental ağırlıklı şarkıları olan ilk albüm “Milad”ı mı, yoksa yer yer biraz fazla söz tekrarı olan, içinde biraz enteresan hatta pek sevilmeyen 1.5 tanem parçasını barındıran hatta albüm ismi olarak alan “1.5” albümünü mü seçecektim karar verememiştim. Daha sonradan “1.5”u almaya karar verdim.

Peki neden? 1.5 albümü enstrümantal parçalar içermiyor; ancak, parçaların içindeki düzenlemeler gitarın ve klavyenin uyumu gerektiği zamanlarda ise devreye kemanın girerek kontrolü eline alması, belli bir insan grubunun sanki kendi hikayelerini dinliyorlarmış gibi dinledikleri sözler ve tüm bunun yanında sıkmayan riffler, Dümeni Bırak adlı parçanın girişini saymazsak tamamen yeniymiş izlenimi bırakan melodiler ile başında kendinizi verip sonuna kadar konsantre dineleyebileceğiniz bir albüm!

O zaman ilk şarkıyla incelememize başlayalım. İlk şarkının adı “1 Buçuk Tanem”. Şarkı biraz kişisel bir şarkı olma özelliğini taşıyor, çünkü şarkı gerek sözleriyle, gerek içerdiği naif mizahıyla grup üyelerinin salt kendileri için yaptığı eğlenceli bir şarkı gibi duruyor. Şarkıyı böyle düşündüğünüz zaman gayet eğlenceli de olabiliyor. İkinci parçanın adı ise “Her Zaman”. Her zaman adlı parça klasik bir gitar riffiyle giriyor, daha sonra aynı riff süslemeler ile devam ediyor, arada sözler giriyor, gitar distortion tonuna geçiyor. Ancak nakarat kısmında arkada gitarın çaldığı partisyonlar normal bir rock şarkısından çok daha farklı ve tat verici. Nakaratın hemen akabinde, kemanın gitarın nakarattaki tonuna benzer bir şekilde girişi ise muazzam. Yaklaşık bir dakikalık keman solosu ve ona yer yer eşlik eden solo gitardan sonra klavyenin etkin olduğu nispeten yavaş kısım giriyor ve ardından nakarat tekrarları ila şarkı son buluyor. Üçüncü parça ise “Ay”. Benim şahsen albümdeki en sevdiğim parça. Kısa sözleri olan ve fazla tekrara sahip olan bu parça, aynı şekilde söz konusunda albümdeki en güçlü parça. Çok basit ve herkesin yaşadığı basit bir hali samimi ve duygulu olarak verebildiğine inandığım bir şarkı kesinlikle. Enstrüman düzenemeleri de aynı şekilde gayet başarılı, şöyle ki; öncelikle akustik gitar ve efektle bezeli bir klavye introsu ve aynı ezgiyle devam eden vokaller sonra yine yumuşak vokaller ve davulun girişi, akabinde grubun hep beraber söylediği o samimi nakarat, nakaratın bitişi ise gerçekten özgün. Ardından diğer sözler ve tekrar; nakarat tekrarları ile sertleşen gitar riffleri, gitar solosu ve daha sonra gerçekten Türkiye’de progresif rock var diyebileceğimiz bir 2 dakika ile şarkı kapanıyor. Ardından gelen dördüncü parça “Uyandım” daha çok içinde keman partisyonları barındıran ve sırtını hafif batı müziğine veren bir parça. Beşinci parça “Sus” ise kısa ve özgün, biraz da sert bir rock parçası. Altıncı parça “Gülümse” enteresan bir girişe sahip, Anadolu ezgilerini içinde güzel harmanlayabilmiş bir şarkı. Öyle ki insanın oynayası geliyor. Özellikle şarkıda kemanın kullanımı çok güzel. Albümdeki sonraki parçanın adı “Gece”. Gece, ilk iki dakikasında piyano, gitar ve vokalin uyumlu gittiği hoş bir yavaş parça gibi gidiyor. Ancak, ardından son dakikada kemanın ve elektrik gitarın girmesiyle şarkı çoğu İhtiyaç Molası şarkısı gibi gidişatından “farklı” bir hal alıyor. Sekizinci parça ise “Mekanlar”. Mekanlar da vokal partisyonlarının gayet enteresan ve eğlenceli olduğu bir şarkı; tabi ki, Tolga Çebi’nin dahice kemanlarının eşliği ile birlikte. “Dümeni Bırak”, albümün dokuzuncu parçası, her ne kadar rock klişesi rifflere sahip olsa da belki de albümün en eğlenceli parçası. Onuncu şarkı “Merak Oldum”, 70’ler rock müziği tadında bir girişten sonra yavaşlıyor ve biraz daha Beatles tarzı vokallere dönüyor ve nakaratta tekrar o yetmişli yılları hatırlatan riffler ve hammond org eşlikleri ile devam ediyor. Son şarkının adı ise “Umut”. Umut şarkısı tam anlamıyla bir kapanış şarkısı, belki de Ay kadar güçlü sözleri ve düzenlemeleri olan başka bir şarkı daha. Gitar soloları, davulun güzel eşlikleri, basın yerli yerinde çalışı, kemanın ve klavyenin tüm albüm boyu yaptığı gibi inanılmaz uyumu. Tam anlamıyla güzel bir kapanış.

Sonuç olarak yaklaşık 46 dakikalık bu müzik ziyafetini herkese önermekten geri kalmıyor ve Türkiye Progresif Rock’ının sayılı bir kaç grubundan biriyle sizi başbaşa bırakıyorum;

HER ZAMAN

Ayrıntılı bilgi için;

http://www.ihtiyacmolasi.com/

24 Kasım 2008 Pazartesi

BU BOYKOT DA NEREDEN ÇIKTI?

Geçtiğimiz günlerde üst üste yaşanan Deniz Feneri yolsuzluğu, bunun AKP bağlantısı iddiası, bu iddianın yayınlanması üzerine Başbakan’ın anlamsız bir şekilde bu iddiaların yayınlandığı organların sahibi olma sıfatını taşıyan medya patronuna çatışı ve akabinde gelen “çeşitli” gazeteleri boykota çağırması. Tüm bunları yaparken, Başbakan’ın düşündüğü neydi? Tam olarak bilemeyiz tabi ki, benim ki de yalnızca bir tahmin. Bakalım inandırıcı olabilecek miyim?

Maaşından Utanan Başbakan

Bundan yaklaşık dört sene önce Başbakan Erdoğan, zamanın Almanya Başbakanı Schröder’e maaşını sorar. Schröder’in kendinden 5 kat fazla maaş almasını kendine yediremez, ayrıca bunu kullanarak aktif ticaretin içinde kalmasını da savunur (http://arsiv.sabah.com.tr/2004/03/04/gnd105.html). O sıralarda da kendisi gibi maaşı dışında bir çok “ek” geliri olan İtalya Başbakan’ı Berlusconi, Erdoğan’ın kadim dostu. Bu kadar yakın olmalarının sebebi ise Tayyip Erdoğan’ın biraz da heralde Berlusconi’yi idolü olarak görmesinde yatmakta. Aynı şekilde Berlusconi’de Erdoğan’ı hatalarını tekrar ettirmeyeceği bir öğrencisi olarak görüyor olmalı ki ona teselliler vermekte, tavsiyelerde bulunmakta bir beis görmemekte (http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2002/11/14/politika/politika7.html). Peki, tüm bunlar sonucunda Tayip Erdoğan idol olarak gördüğü kişi gibi olmak için neler yaptı?

Fenerbahçe

Silvio Berlusconi, AC Milan’ın patronuydu. Ancak Tayyip Erdoğan, yalnızca gençken Kasımpaşa tozlu sahalarında top koşturmuştu. Fenerbahçe’ye sıkı bir hayranlık besliyordu, başkanı olmamasına rağmen bir fahri başkan gibi, takımını gerektiğinde zihinsel engelli bir çocuğa karşı bile savundu(http://www.telgraf.net/haberler.asp?haberID=8537&showSt=false). Gelecek transferleri tartıştı, planlarını açıkladı (http://www.stargazete.com/guncel/erdogan-fener-icin-nihati-istiyor-106326.htm). Hatta takımını desteklemeye, yurtdışına bile çıkmayı göze aldı (http://www.milliyet.com.tr/2007/03/27/son/sonsiy08.asp). Hem de tüm bunları çok önemli Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı görevinin yanında kotarmayı başarmıştı.

Slogan

Peki, diyelim ki bunu saydık. Sırada ne vardı? Konumuza bağlamadan önce ufak bir ayrıntı. Berlusconi’nin partisinin adı (evet adı, sloganı değil) “Forza Italia” yani “Haydi İtalya”, “İleri İtalya”, “Yürü İtalya” şeklinde çevrilebilecek bir adı var. Peki, bize nereden tanıdık geliyor olabilir? İki seçenek sunuyorum size. Birincisi, bu slogan(pardon siyasi parti adı), parti kurulmadan önce -ve hatta hala- İtalya futbol takımının resmi sloganıydı. İkincisi de, sanki biraz “Durmak Yok, Yola Devam” sloganını hatırlatıyor gibi olması olabilir.

Medya

Şimdi sanırım yavaş yavaş konumuza geliyoruz. Tayip Erdoğan, Berlusconi gibi olmaya çok yakınken bir şeyi unuttuğunu fark etti ki bu çok büyük bir şeydi. Berlusconi bir medya patronuydu. Aynen çevirerek aktarıyorum : “Berlusconi'nin asıl şirketi Mediaset içinde üç ulusal, izleyici kitlesinin yarısına sahip televizyon kanalı ve Publitalia adlı reklamcılık şirketini bulundurmaktadır. Ayrıca Arnoldo Mondadori Editore adlı İtalya’nın, bastıkları arasında en popüler dergilerden biri olan Panaroma’nın da mevcut bulunduğu, en büyük basımevinin de sahibidir.” [(http://en.wikipedia.org/wiki/Silvio_Berlusconi#Current_assets) veya vikipedinin anonimliğinden hoşlanmayanlar için ( http://www.cnn.com/SPECIALS/2001/italy/stories/berlusconi/) ]

Berlusconi, bir nev’i Aydın Doğan’ı hatırlatmadı mı sizlere de? Bir medya patronu, demokratik düşünceyi, arenadaki gladyatörlere dönüştürmüş, kulis arkasında kardeş ve sahnelerde güya birbirleriyle çatışan yazarların, gazetecilerin yaratıcısı, belki de sahibi değil midir ikisi de? Peki, böyle bir durumda, Tayyip Erdoğan’ın ne yapması gerekir ki Berlusconi olmak, idealindeki politikacı olmaya bir adım daha yaklaşmış olsun? Mevcut medya patronuna sataşmak olabilir mi? Çünkü istediği orada değil midir? Hazır güya özgür olduğunu düşündüğümüz gazetecilerimizin yazdığı bir şey kendisini rahatsız etmişken bu medya patronuna çatmanın tam zamanı değil midir? Peki, bu çatış, tüm bu Berlusconi yaklaşımları dışında, herkesin gün gibi bildiği Doğan’ın ağzından konuşan kukla gazetecileri başbakanın da bildiğinin en büyük kanıtı değil midir? Peki, bu başbakan bir önceki seçim öncesinde bilboardlarda göz zevkimizi bozarcasına yapılmış “Demokrasinin Yıldızları” afişlerindeki üç siyasetçiden biri değil miydi? E, o zamanlar bu anti-demokratik, özgür düşünce düşmanı durumdan haberdar değil miydi de gerekli olduğunu düşündüğü şeyi yapmadı, mesela “boykota” çağırmadı? Söz konusu olan durum, göründüğü kadar basit olmayan bir durumdur. Demokrasi gerekliliğine, özgür topluma inanmış birisinin sindiremeyeceği kadar da ağırdır. Bir başbakan alenen medyanın yönetildiğini kabul etmiştir. Bu kabul ediş ve karşı çıkış haykırışlarını ise ancak kendisini rahatsız eden bir durum olduğunda yapmayı akıl etmiştir. Bireysel veya “oligarşik” güçsüzlüğünü de ayrıca kabullenmiş, kitleleri “göreve” çağırmıştır.

Eğer sorun Deniz Feneri davası ile ilgiliyse bir şey diyemem, sorun “anti-demokratik bir duruma haklı müdahale” ise de gerçekten bir şey diyemem. Ancak Sayın Başbakan’ın unutmaması gereken bir durum var ki o da şu; Berlusconi tüm bu zenginlik ve statüyü elde ettikten sonra anca başbakanlık koltuğunu ele geçirebilmiştir. Fakat, Erdoğan, kendi tırnaklarıyla kazıya kazıya gelmiştir başa, bir futbol takımı olmamıştır, medya patronu ise hiç olmamıştır. Bu durumda üzülmeye gerek yok, bence Erdoğan:1, Berlusconi:0!

17 Kasım 2008 Pazartesi

KEMALİZM VE EKLEKTİSİZMİ

Kemalizm, veya Atatürkçülük, hiç bir zaman bir ideoloji olmadı. Mustafa Kemal, veya Atatürk, politikasını oluştururken teorik temelleri atılmış bir ideoloji üzerinden hareket etmedi. Politikasını, gerek batılılaşma, gerekse iktisadi, bir ideolojik çizgi üzerinden belirlemedi. Ancak temel sorun zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin 23 Nisan 1920 ile başlayan kurulma sürecinin hangi temellere dayandığı, bu temellerin pratiğinin doğru olup olmadığı değildir. İlk planda önemli olan o günlerin dinamiği çerçevesindeki demokrasi eyleyiciliğine içkin sorunları değil, bu yapılanmanın oluşum sürecine konjonktürel olarak bakmayarak, yine bu yapılanmaya genel bir ideolojik çizgi kazandırmaya çalışan, ve bu ideolojiyi de çocuk kandırır gibi bir eklektisizm ile sunan “resmi ideoloji”nin çözümlenmesidir.

Öncelikle bir kaç kavram üzerinde durmanın gerekliliğinin farkında olmalıyız. Resmi ideoloji nedir? Resmi ideoloji, basitçe, iki farklı kavram ile açıklanabilir. Resmi ideoloji, yeniden-üretim(Althusser) için hegemonya(Gramsci) kurmaya dayalı bir kapitalist ilişkiler zinciridir. Açıklamak gerekirse, Üretici Güçler, artı-değer kazanımını sürdürüp sınıfsal ayrımı keskinleştirmek adına, sömürülen sınıfın devamlılığını sağlamak zorundadır. Ancak, bu devamlılığı sağlarken, sömürülen sınıfın toplumsal kurgular çerçevesinde hareket ettiğinin ve yönetildiğinin de farkına varmaması gerekir. Bu toplumsal kurguların en önemlileri de Althusser’in belirttiği gibi Devletin İdeolojik Aygıtları’dır. Bu DİA’ları kullanarak resmi ideolojinin yöneticisi- devlet veya bazen devlete de sahip olan Üretici Güçler- bir hegemonya kurar. Bu hegemonya insanların özgürce düşündüğünü sandığı zaman bile aslında resmi ideolojinin istediği gibi düşünmesini sağlar. Bu hegemonyayı yaratan DİA’lar çok basit olarak; okullar, medya... diye uzayıp gider.

Özel olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne baktığımız zaman, kurulan hegemonyanın bir kaç şekilde oluşturulduğu gözler önündedir. Bunlar Milliyetçilik, İslamcılık veya Kemalizm olarak kendini son günlerde göstermektedir. İlk ikisine burada değinemeyeceğim; bu yüzden asıl konumuz Kemalizm’e gelmek istiyorum. Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’in kuruluşunda ve ülkenin emperyalist güçlerden arınarak bağımsızlığa ulaşmasında tuttuğu önemli yer sayesinde, gün geçtikçe putlaştırılan bir kahraman ve buna eklemlendirilmeye çalışılan bir ideoloji vardır: Kemalizm. Kemalizm, Mustafa Kemal’in yaptığı tüm eylemleri tarihsel bağlamı dışında düşünüp günümüze uyarlamaya çalışan içi boş, hatta ideolojinin sahibi olarak gösterilen kişiye de zarar veren bir durum halindedir. Ancak Kemalizm’in kitlesel refleksi nasıl tetiklediği önemli bir noktadır.

Kemalizm bir “ideoloji” halini 1980’den sonra iyice almıştır. Darbe sonrasının “birleştirici”, tek tipleştirici tutumu sonucu; zorunlu din dersleri konmuş, bir sürü sansür uygulaması ile eğitim bilimi hem köreltilmiş, hem de tarihsel bakış ile diyalektik mantıktan yoksun bırakılmıştı. Ancak bu eylemlere, bu birleştiricilik havasına bir temel vermek zorunluluğu baş gösterdiğinde, belki resmi ideolojinin yaratıcısı, belki de en büyük kurbanı olan ordu, ulusal kahraman Atatürk’ün 60 sene önceki eylemlerini, tarihsel bakıştan yoksun eğitim ile birlikte bir güncel ideoloji haline getirmiş ve en güçlü DİA’yı bunun hizmetine vermişti: Okullar ve Üniversiteler.

Özgür düşünceden yoksun bir eğitim, özgür düşünceden yoksun bir toplum demektir, veya Marx’ın dediği gibi, kapitalist düzende, toplumsal formasyon. Üretim ilişkilerinin “sağlıklı” sürekliliği için feda edilen milyonlarca genç burada söz konusudur. Yaratılan ideolojiye gelirsek eğer; başarısı tartışmasızdır. Fakat, her ne olursa olsun, sunuluş biçimi dışında ideolojinin sunduğu içerik de önemlidir. İnsanları sokağa dökmeye, tüm toplumsal sorunu laiklik çatışmasında görmeye iten nedir? İdeolojinin milliyetçi duygulara kahramanca hitap etmesi haricinde çok önemli bir şey daha mevcuttur. O da okullarda hepimizin okuduğu şeydir. Kemalist “ideoloji” her soruna en iyi çözümü sunmaktadır, eklektik bir ideolojidir çünkü; her sorunun ayrı ayrı en iyi çözüldüğü yasalardan veya sistemlerden beslenmektedir. Kurulan yasalarının büyük bir kısmı farklı ülke yasalarına bağlıdır. Temelde milliyetçilik kavramını bile Fransız Devrimine, belki de Jakobenlerine borçludur. Bugün Lenin’in, Marx’ın heykelleri yıkılırken Atatürk heykellerinin ayakta kalmasının sebebi, ideolojinin en iyilerin bir birleşimi olmasıdır(!) Ancak, tarihsel düşünüldüğü zaman, eklektik bir ideolojinin kendini yaratamayacağı ortadadır. Bunun üzerine temelde şunu söyleyebiliriz ki Mustafa Kemal’in bir ideoloji yaratma düşüncesi yoktur. Bir teori adamı değildir, genelde başarılı bir asker ve pratik bir politikacıdır. Yarattığı şey bir ülke, bir cumhuriyet, bir devlettir. Ancak asla bir ideoloji değildir. Yarattığı şeylerin veya uyguladığı eylemlerin, doğruluğu veya yanlışlığı, savunulabilirliği veya geçerliliği, yalnızca tarihsel bir yaklaşım çerçevesinde değerlendirilebilir, tıpkı tüm siyasi olaylar veya eylemler gibi. Bu yüzden de Kemalizm ya da Atatürkçülük sadece yeniden-üretim mekanizmasının üzerini gizlemek için diyalektik olarak mevcut siyasetlerin alevlendirdiği bir sözde ideolojidir. Önce tek tipleştirme politikası olarak ordunun var ettiği, sonra da mevcut siyasetlerden dolayı ortaya çıkmış laiklik tartışmasının gündeme getirdiği ve hararetlendirdiği bir sonradan temellendirilmiş düşünceler bütünüdür. Burada belirtmekte yarar var. Bir şeyin ideoloji olmaması onun değerine bir etkide bulunmaz. Az önce de söylediğim gibi, yapılmış olan yapıldığı dönem şartları dahilinde değerlidir ve saygı uyandırır. Kemalizm’i, Mustafa Kemal’e mal etmeye çalışmak, bilimsellikten uzaktır ve sanıldığının aksine tarihsel kimliklere saygıdan çok zarar vermektedir.