24 Kasım 2008 Pazartesi

BU BOYKOT DA NEREDEN ÇIKTI?

Geçtiğimiz günlerde üst üste yaşanan Deniz Feneri yolsuzluğu, bunun AKP bağlantısı iddiası, bu iddianın yayınlanması üzerine Başbakan’ın anlamsız bir şekilde bu iddiaların yayınlandığı organların sahibi olma sıfatını taşıyan medya patronuna çatışı ve akabinde gelen “çeşitli” gazeteleri boykota çağırması. Tüm bunları yaparken, Başbakan’ın düşündüğü neydi? Tam olarak bilemeyiz tabi ki, benim ki de yalnızca bir tahmin. Bakalım inandırıcı olabilecek miyim?

Maaşından Utanan Başbakan

Bundan yaklaşık dört sene önce Başbakan Erdoğan, zamanın Almanya Başbakanı Schröder’e maaşını sorar. Schröder’in kendinden 5 kat fazla maaş almasını kendine yediremez, ayrıca bunu kullanarak aktif ticaretin içinde kalmasını da savunur (http://arsiv.sabah.com.tr/2004/03/04/gnd105.html). O sıralarda da kendisi gibi maaşı dışında bir çok “ek” geliri olan İtalya Başbakan’ı Berlusconi, Erdoğan’ın kadim dostu. Bu kadar yakın olmalarının sebebi ise Tayyip Erdoğan’ın biraz da heralde Berlusconi’yi idolü olarak görmesinde yatmakta. Aynı şekilde Berlusconi’de Erdoğan’ı hatalarını tekrar ettirmeyeceği bir öğrencisi olarak görüyor olmalı ki ona teselliler vermekte, tavsiyelerde bulunmakta bir beis görmemekte (http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2002/11/14/politika/politika7.html). Peki, tüm bunlar sonucunda Tayip Erdoğan idol olarak gördüğü kişi gibi olmak için neler yaptı?

Fenerbahçe

Silvio Berlusconi, AC Milan’ın patronuydu. Ancak Tayyip Erdoğan, yalnızca gençken Kasımpaşa tozlu sahalarında top koşturmuştu. Fenerbahçe’ye sıkı bir hayranlık besliyordu, başkanı olmamasına rağmen bir fahri başkan gibi, takımını gerektiğinde zihinsel engelli bir çocuğa karşı bile savundu(http://www.telgraf.net/haberler.asp?haberID=8537&showSt=false). Gelecek transferleri tartıştı, planlarını açıkladı (http://www.stargazete.com/guncel/erdogan-fener-icin-nihati-istiyor-106326.htm). Hatta takımını desteklemeye, yurtdışına bile çıkmayı göze aldı (http://www.milliyet.com.tr/2007/03/27/son/sonsiy08.asp). Hem de tüm bunları çok önemli Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı görevinin yanında kotarmayı başarmıştı.

Slogan

Peki, diyelim ki bunu saydık. Sırada ne vardı? Konumuza bağlamadan önce ufak bir ayrıntı. Berlusconi’nin partisinin adı (evet adı, sloganı değil) “Forza Italia” yani “Haydi İtalya”, “İleri İtalya”, “Yürü İtalya” şeklinde çevrilebilecek bir adı var. Peki, bize nereden tanıdık geliyor olabilir? İki seçenek sunuyorum size. Birincisi, bu slogan(pardon siyasi parti adı), parti kurulmadan önce -ve hatta hala- İtalya futbol takımının resmi sloganıydı. İkincisi de, sanki biraz “Durmak Yok, Yola Devam” sloganını hatırlatıyor gibi olması olabilir.

Medya

Şimdi sanırım yavaş yavaş konumuza geliyoruz. Tayip Erdoğan, Berlusconi gibi olmaya çok yakınken bir şeyi unuttuğunu fark etti ki bu çok büyük bir şeydi. Berlusconi bir medya patronuydu. Aynen çevirerek aktarıyorum : “Berlusconi'nin asıl şirketi Mediaset içinde üç ulusal, izleyici kitlesinin yarısına sahip televizyon kanalı ve Publitalia adlı reklamcılık şirketini bulundurmaktadır. Ayrıca Arnoldo Mondadori Editore adlı İtalya’nın, bastıkları arasında en popüler dergilerden biri olan Panaroma’nın da mevcut bulunduğu, en büyük basımevinin de sahibidir.” [(http://en.wikipedia.org/wiki/Silvio_Berlusconi#Current_assets) veya vikipedinin anonimliğinden hoşlanmayanlar için ( http://www.cnn.com/SPECIALS/2001/italy/stories/berlusconi/) ]

Berlusconi, bir nev’i Aydın Doğan’ı hatırlatmadı mı sizlere de? Bir medya patronu, demokratik düşünceyi, arenadaki gladyatörlere dönüştürmüş, kulis arkasında kardeş ve sahnelerde güya birbirleriyle çatışan yazarların, gazetecilerin yaratıcısı, belki de sahibi değil midir ikisi de? Peki, böyle bir durumda, Tayyip Erdoğan’ın ne yapması gerekir ki Berlusconi olmak, idealindeki politikacı olmaya bir adım daha yaklaşmış olsun? Mevcut medya patronuna sataşmak olabilir mi? Çünkü istediği orada değil midir? Hazır güya özgür olduğunu düşündüğümüz gazetecilerimizin yazdığı bir şey kendisini rahatsız etmişken bu medya patronuna çatmanın tam zamanı değil midir? Peki, bu çatış, tüm bu Berlusconi yaklaşımları dışında, herkesin gün gibi bildiği Doğan’ın ağzından konuşan kukla gazetecileri başbakanın da bildiğinin en büyük kanıtı değil midir? Peki, bu başbakan bir önceki seçim öncesinde bilboardlarda göz zevkimizi bozarcasına yapılmış “Demokrasinin Yıldızları” afişlerindeki üç siyasetçiden biri değil miydi? E, o zamanlar bu anti-demokratik, özgür düşünce düşmanı durumdan haberdar değil miydi de gerekli olduğunu düşündüğü şeyi yapmadı, mesela “boykota” çağırmadı? Söz konusu olan durum, göründüğü kadar basit olmayan bir durumdur. Demokrasi gerekliliğine, özgür topluma inanmış birisinin sindiremeyeceği kadar da ağırdır. Bir başbakan alenen medyanın yönetildiğini kabul etmiştir. Bu kabul ediş ve karşı çıkış haykırışlarını ise ancak kendisini rahatsız eden bir durum olduğunda yapmayı akıl etmiştir. Bireysel veya “oligarşik” güçsüzlüğünü de ayrıca kabullenmiş, kitleleri “göreve” çağırmıştır.

Eğer sorun Deniz Feneri davası ile ilgiliyse bir şey diyemem, sorun “anti-demokratik bir duruma haklı müdahale” ise de gerçekten bir şey diyemem. Ancak Sayın Başbakan’ın unutmaması gereken bir durum var ki o da şu; Berlusconi tüm bu zenginlik ve statüyü elde ettikten sonra anca başbakanlık koltuğunu ele geçirebilmiştir. Fakat, Erdoğan, kendi tırnaklarıyla kazıya kazıya gelmiştir başa, bir futbol takımı olmamıştır, medya patronu ise hiç olmamıştır. Bu durumda üzülmeye gerek yok, bence Erdoğan:1, Berlusconi:0!

17 Kasım 2008 Pazartesi

KEMALİZM VE EKLEKTİSİZMİ

Kemalizm, veya Atatürkçülük, hiç bir zaman bir ideoloji olmadı. Mustafa Kemal, veya Atatürk, politikasını oluştururken teorik temelleri atılmış bir ideoloji üzerinden hareket etmedi. Politikasını, gerek batılılaşma, gerekse iktisadi, bir ideolojik çizgi üzerinden belirlemedi. Ancak temel sorun zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin 23 Nisan 1920 ile başlayan kurulma sürecinin hangi temellere dayandığı, bu temellerin pratiğinin doğru olup olmadığı değildir. İlk planda önemli olan o günlerin dinamiği çerçevesindeki demokrasi eyleyiciliğine içkin sorunları değil, bu yapılanmanın oluşum sürecine konjonktürel olarak bakmayarak, yine bu yapılanmaya genel bir ideolojik çizgi kazandırmaya çalışan, ve bu ideolojiyi de çocuk kandırır gibi bir eklektisizm ile sunan “resmi ideoloji”nin çözümlenmesidir.

Öncelikle bir kaç kavram üzerinde durmanın gerekliliğinin farkında olmalıyız. Resmi ideoloji nedir? Resmi ideoloji, basitçe, iki farklı kavram ile açıklanabilir. Resmi ideoloji, yeniden-üretim(Althusser) için hegemonya(Gramsci) kurmaya dayalı bir kapitalist ilişkiler zinciridir. Açıklamak gerekirse, Üretici Güçler, artı-değer kazanımını sürdürüp sınıfsal ayrımı keskinleştirmek adına, sömürülen sınıfın devamlılığını sağlamak zorundadır. Ancak, bu devamlılığı sağlarken, sömürülen sınıfın toplumsal kurgular çerçevesinde hareket ettiğinin ve yönetildiğinin de farkına varmaması gerekir. Bu toplumsal kurguların en önemlileri de Althusser’in belirttiği gibi Devletin İdeolojik Aygıtları’dır. Bu DİA’ları kullanarak resmi ideolojinin yöneticisi- devlet veya bazen devlete de sahip olan Üretici Güçler- bir hegemonya kurar. Bu hegemonya insanların özgürce düşündüğünü sandığı zaman bile aslında resmi ideolojinin istediği gibi düşünmesini sağlar. Bu hegemonyayı yaratan DİA’lar çok basit olarak; okullar, medya... diye uzayıp gider.

Özel olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne baktığımız zaman, kurulan hegemonyanın bir kaç şekilde oluşturulduğu gözler önündedir. Bunlar Milliyetçilik, İslamcılık veya Kemalizm olarak kendini son günlerde göstermektedir. İlk ikisine burada değinemeyeceğim; bu yüzden asıl konumuz Kemalizm’e gelmek istiyorum. Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’in kuruluşunda ve ülkenin emperyalist güçlerden arınarak bağımsızlığa ulaşmasında tuttuğu önemli yer sayesinde, gün geçtikçe putlaştırılan bir kahraman ve buna eklemlendirilmeye çalışılan bir ideoloji vardır: Kemalizm. Kemalizm, Mustafa Kemal’in yaptığı tüm eylemleri tarihsel bağlamı dışında düşünüp günümüze uyarlamaya çalışan içi boş, hatta ideolojinin sahibi olarak gösterilen kişiye de zarar veren bir durum halindedir. Ancak Kemalizm’in kitlesel refleksi nasıl tetiklediği önemli bir noktadır.

Kemalizm bir “ideoloji” halini 1980’den sonra iyice almıştır. Darbe sonrasının “birleştirici”, tek tipleştirici tutumu sonucu; zorunlu din dersleri konmuş, bir sürü sansür uygulaması ile eğitim bilimi hem köreltilmiş, hem de tarihsel bakış ile diyalektik mantıktan yoksun bırakılmıştı. Ancak bu eylemlere, bu birleştiricilik havasına bir temel vermek zorunluluğu baş gösterdiğinde, belki resmi ideolojinin yaratıcısı, belki de en büyük kurbanı olan ordu, ulusal kahraman Atatürk’ün 60 sene önceki eylemlerini, tarihsel bakıştan yoksun eğitim ile birlikte bir güncel ideoloji haline getirmiş ve en güçlü DİA’yı bunun hizmetine vermişti: Okullar ve Üniversiteler.

Özgür düşünceden yoksun bir eğitim, özgür düşünceden yoksun bir toplum demektir, veya Marx’ın dediği gibi, kapitalist düzende, toplumsal formasyon. Üretim ilişkilerinin “sağlıklı” sürekliliği için feda edilen milyonlarca genç burada söz konusudur. Yaratılan ideolojiye gelirsek eğer; başarısı tartışmasızdır. Fakat, her ne olursa olsun, sunuluş biçimi dışında ideolojinin sunduğu içerik de önemlidir. İnsanları sokağa dökmeye, tüm toplumsal sorunu laiklik çatışmasında görmeye iten nedir? İdeolojinin milliyetçi duygulara kahramanca hitap etmesi haricinde çok önemli bir şey daha mevcuttur. O da okullarda hepimizin okuduğu şeydir. Kemalist “ideoloji” her soruna en iyi çözümü sunmaktadır, eklektik bir ideolojidir çünkü; her sorunun ayrı ayrı en iyi çözüldüğü yasalardan veya sistemlerden beslenmektedir. Kurulan yasalarının büyük bir kısmı farklı ülke yasalarına bağlıdır. Temelde milliyetçilik kavramını bile Fransız Devrimine, belki de Jakobenlerine borçludur. Bugün Lenin’in, Marx’ın heykelleri yıkılırken Atatürk heykellerinin ayakta kalmasının sebebi, ideolojinin en iyilerin bir birleşimi olmasıdır(!) Ancak, tarihsel düşünüldüğü zaman, eklektik bir ideolojinin kendini yaratamayacağı ortadadır. Bunun üzerine temelde şunu söyleyebiliriz ki Mustafa Kemal’in bir ideoloji yaratma düşüncesi yoktur. Bir teori adamı değildir, genelde başarılı bir asker ve pratik bir politikacıdır. Yarattığı şey bir ülke, bir cumhuriyet, bir devlettir. Ancak asla bir ideoloji değildir. Yarattığı şeylerin veya uyguladığı eylemlerin, doğruluğu veya yanlışlığı, savunulabilirliği veya geçerliliği, yalnızca tarihsel bir yaklaşım çerçevesinde değerlendirilebilir, tıpkı tüm siyasi olaylar veya eylemler gibi. Bu yüzden de Kemalizm ya da Atatürkçülük sadece yeniden-üretim mekanizmasının üzerini gizlemek için diyalektik olarak mevcut siyasetlerin alevlendirdiği bir sözde ideolojidir. Önce tek tipleştirme politikası olarak ordunun var ettiği, sonra da mevcut siyasetlerden dolayı ortaya çıkmış laiklik tartışmasının gündeme getirdiği ve hararetlendirdiği bir sonradan temellendirilmiş düşünceler bütünüdür. Burada belirtmekte yarar var. Bir şeyin ideoloji olmaması onun değerine bir etkide bulunmaz. Az önce de söylediğim gibi, yapılmış olan yapıldığı dönem şartları dahilinde değerlidir ve saygı uyandırır. Kemalizm’i, Mustafa Kemal’e mal etmeye çalışmak, bilimsellikten uzaktır ve sanıldığının aksine tarihsel kimliklere saygıdan çok zarar vermektedir.

ON THE PROBLEM OF INDUCTION AND ITS SOLUTION PROPOSALS IN 20TH CENTURY

I. INTRODUCTION

In his work “An Enquiry Concerning Human Understanding”, David Hume argues that inductive knowledge we have inferred from our perception of today’s world is only acceptable and applicable for today’s world; therefore, we could not have a generalized law independent of nature and time since it would be "beyond the present testimony of the senses, and the records of our memory" (Hume , p.108). From this postulate of Hume’s, it can be clearly seen that inductivism, to reach the scientific knowledge, is only a logical illusion. Therefore, a question arises: What is to replace inductivism once basis of scientific knowledge? Since Hume, especially in 20th century, problem of induction is discussed thoroughly and this paper aims to discuss the solution proposals to the above problem by considering Popper/Kuhn clash particularly throughout the historical examples.

II. PROBLEM OF INDUCTION

In inductive reasoning, it is valid to attain a universal statement from observation based single logical statements. To examplify an inductive reasoning;

“Ali goes to countryside. He collects data about anthills and sees that all of the anthills are directing north. Then, Ali sets up a logical statement by inductive inference: For all P, If P is an anthill, then P is directing north. Again he goes to countryside and there he sees an anthill. Ali says that: ‘For that is an anthill, that is directing north.’ Then, takes his compass and checks, anthill is directing the north.”

Above example is modelling the inductive reasoning simply. As in our example inductive reasoning counts on observational and empiric data. For that one cannot observe or gather all data, this reasoning is deductively invalid. However, even if one can observe or gather all data, there is no evidence that makes one to believe today’s conditions(physical, etc...) will be stable and independent of nature or time, like David Hume said. So simply, there is no evidence for Ali that we will never see an anthill that is showing a direction other than north. One cannot guarantee that, say, in two hundred years time in a forest on South Germany there will not be an anthill that is directing southwest.

According to Lakatos, for inductivism, theories must be shown clearly form facts or must be gathered, by deduction or induction, from theories already shown that is true(Lakatos, p. 92). From this point, it is controversial that how to reach scientific and valid knowledge. This problem is maybe much more important in our age than it was in 18th century; since, 20th century has revolutionary changes in physics and of course, geometry. Quantum Mechanics was a prohibited proposal for orthodox Newtonians. The conflict between Relativity and Quantum Mechanics or an effort to bring the two together was also a subject to a great debate. Throughout all these disputes, scientific method or logical methodology of science was also an important question besides physics.

In 1930’s, Karl R. Popper came up with his methodology. It was so controversial that it was regarded the most important idea after Hume who had manifested the problem itself. Also, so controversial that Popper claims that his ideas are about to solve an important philosophical problem, problem of induction. His solution proposal is a method that is called falsification. Popper uses his method to determine whether a theory or a hypothesis is scientific or not. He uses the falsifiability tool. That a theory is falsifiable does not mean it is false; however, it shows that if it is false, this can be proved by experiments or by observations. For Popper’s case;

“Ali’s theory on the anthills is falsifiable since there is always a chance to find an anthill that is directing south or else. Therefore, it is a scientific theory even if it is deductively invalid. After enough observations and enough data gathered if this theory had not been falsified, then it is accepted as valid until a contrary observation or data found.”

Verificationism which opposes that unfalsifiable statements could not be scientific, however, claims that a statement or a theory is simply verifiable if it is based on a observable emprical data. Yet, Ayer, a member of Vienna Circle and a logical positivist, suggest in his book “Language, Truth and Logic(1936)” that there are two main verifications; strong and weak. Strong verification is shown by emprical data to be true: “There is at least one anthill in the countryside.” Weak verification is not truly verifiable such as: “Tonight, there will be a full moon.”

While Popper thinks that he has already solved the problem of induction, Kuhn released his book The Structure of Scientific Revolutions(1962). In his book, Kuhn claims that when a scientist researches he takes the data and the observations as current paradigm takes. Since he was educated in that paradigmatic approach, even if he finds an important result contrary to what paradigm says, he tries to adjust the result to the paradigm.

III. AFTER SSR AND IMPORTANT DISAGREEMENTS BETWEEN KUHN AND FALSIFICATIONISTS

After SSR, author Kuhn was subject to a bunch of questions raised from scientists from all disciplines or from philosophers of science. After seven years that the book had been released, Kuhn write an extended prologue about his philosophy and epistemology, actually he was got to. For example Feyerabend claimed that, in “Consolations for the Specialist”, “[Kuhn’s] ideology of science could only give comfort to the most narrow-minded and the most conceited kind of specialism.” Feyerabend also argues that it would restrain the growth of knowledge. Still today, clash between Kuhnian perspective of scientific progress or mainly Popperian view is an important issue. For instance, an important philosopher of science and an intellectual creationist Steve Fuller says, on Kuhn’s perspective, that: “Scientific revolutions succeed not beacuse the same people are persuaded of a new way of seeing things(a la Popper) but because different people’s views start to count.”(Fuller, p.37). This is true as well as it is ‘sarcastic’ in a way. Fuller can be argued that way: if Copernicus had changed the perspective of cosmology of the church, then there would be no inquisition for Galileo. To be more clear, it is not the church that changes its way of thinking or seeing this but the others like Kepler or Galileo, or even Bruno, develops another perspective and try to prove them. After their perspective commonly accepted against the church, that is the milestone that paradigm of Aristotelian-Ptolemaic Cosmology- the cosmology that church adopted – was broken and the paradigm that Copernican Revolution developed was accepted, also by the church gradually.

Besides, there is some scientist that in a same manner towards Popper also. To examplify, quotes from Bartley: ”Sir Karl Popper is not really a participant in the contemporary professional philosophical dialogue; quite the contrary, he has ruined that dialogue.” However, according to Lakatos, Popper’s theory was standing on a basis that is “a philosophically flawless version of conventionalism”(Bartley, p.95). Lakatos, further, argues that Popper criticised inductivism owing to the fact that there would be no valid inductive inference and Duhemian conventionalism due to its intuitive simplicity(Lakatos, p.96). To sum up falsificationism, a theory must be made to conflict with a basic statement, predict novel facts to be scientific and also, must be eliminated if it conflicts with an accepted basic statement(Lakatos, p.97). That’s why Popper’s solution used as a demarcation tool, a watershed. In Logik der Forschung(1934), Karl Popper simply tries to show that “ The criterion of the scientific status of a theory is its falsifiability, or refutability, or testability”(1959). The main difference between “paradigm shift” and “falsifiability” is the way they consider the data, experimental observations. Falsifiability says that through the history of science, scientists, for example Galileo, saw that observations show Aristotelian physics is undefendable then there must be a theory with greater explanatory power must be developed. Galileo falsified Aristo’s physics and Newton built up a new theory until it was falsified by Einstein’s. However, this is not the case in history and Kuhn’s issue was exactly this. For example, Copernicus, a canon that believes strictly in Scripture, its most important expositors and their conjunction of Aristo and Christianity to explain the heavens and physics. Moreover, he started his work to save the phenomena, to save what he believed in, to adjust what he sees to what he was taught, the Aristotelian-Ptolemaic paradigm. Kuhn considers paradigms, also those are not related to the church, as dogmatic concepts, as concepts that are nearly impossible to break. For Copernicus’ case, he still found it very difficult to say something that he found against the paradigm after nearly thirty years of work. When he publishes the work, it was not the church, who has the ‘approved’ idea of cosmology, that changes its minds; furthermore, they reject the idea of Revolutions in a realistic way. Against what Fuller have said, it is a clear evidence of “different people’s views start to count.” If we could accept the Popper’s theory, then one cannot accept Copernicus’s cosmology since even if it predicts novel facts, “it conflicts with an accepted basic statement”, the statement of Ptolemy, of church. Then, should we eliminate Copernicus’ perspective?

Copernicus showed that then recent theory is not enough to explain the phenomena. After that, Kepler set up a physics and a cause to Copernicus. He and especially Galileo worked against the paradigm, but no physical entity bring them to that point. It was a theoretical entity that Copernicus set up against his will but proven to be true. To bringing down a paradigm and set up a new one is not easy, in our example’s case it took nearly 150 years from Copernicus to Newton, 150 years that led to Newtonian paradigm.

IV. CONCLUSION

To conclude, after Hume had set up the question-the problem of induction, it became a very important subject of philosopohy of science as we discussed above. However, this problem became not only a problem of science, philosopohy or epistemology; it surely determines one’s perspective to the world, to perception or to psychology and politics. At one side we have a historical look to the science with the concept of paradigm, how science was develeloped, how science overcame the obstacles of social life and actually all paradigms come as a revolution. The other side claims that it offers a solution to all our problems and-let me have a subjective comment- destroys with its solution what I actually think as some of the most important solutions to the modern humanity-Marxism and psychoanalysis. This must be a choice of viewpoint to the life. Of course, in objective perspective of history of science, it is clear to see that falsificationism is not a method used by sciencists through the history but it is an ad hoc solution for the examples that Popper gave and an ad hoc solution to adopt the ideas of Popper(his naturally subjective, even political ideas) to philosophy by using history of science.

V. BIBLIOGRAPHY

Ayer, A J (1936). Language, Truth and Logic. London, UK: Victor Golancz Ltd..

Bartley, W W (1976).Biology & evolutionary epistemology. Philosophia. 6, 463-494.

Hume, D (1748). An Enquiry concerning Human Understanding. London, UK

Fuller, S (2003). Kuhn vs. Popper. Duxford, Cambridge, UK: Icon Books Ltd..

Kuhn, T S (2006). Bilimsel Devrimlerin Yapısı. İstanbul, Türkiye: Kırmızı Yayınları.

Lakatos, I (1970).History of Science and Its Rational Reconstructions. PSA:Proceedings of the Biennial Meeting of the Philosophy of Science Association. 1970, 91-136.

Popper, K R (1959). The Logic of Scientific Discovery. London, UK: Routledge.

MEDYANIN APOLİTİZASYON AYGITI: FUTBOL

Bir Avrupa Futbol Şampiyonasını daha geride bıraktık. Uluslararası tüm spor karşılaşmalarının ve organizasyonlarının temel hedefi olan uluslar arası dialogun geliştirilmesi, barış ve kardeşlik ortamının kaynaştırılması her zaman olduğu gibi bu sefer de gerçekleşmedi. Bunun yerine, çok uluslu şirketlerin bir reklam pazarına çevirdiği, tüm futbolcuların kendini daha iyi kulüplere pazarlamaya çalıştığı, bir spor karşılaşması uğruna bir çok insanın dayak yediği, yaralandığı, öldüğü veya özellikle ülkemizdeki maganda kültürü “sayesinde” küçük yaştaki bir çok çocuğun ve yurttaşlarımızın kurşunlara hedef olduğu bir turnuva izledik yine.

Tabi ki çok açıkça bizim gördüğümüz şey buydu. Gördüklerimiz, görmediklerimiz kadar önemli değildi. Tüm turnuva boyunca ülkemizin futbol takımı çeşitli başarılar elde etti. Gruptan çıktı, çeyrek finali geçti. Tüm bu maçları son dakika golleri ya da penaltılarla kazandı. Bu ülkede bir coşku seli yarattı. Yarattı yaratmasına ama televizyonlarımız da belki de artık izleyebileceğimiz tek şey olarak kalan – ki burası da çok tartışmalıdır-haberlerimizi de işgal etti bu coşku seli. Her kanalda defalarca aynı golleri, aynı insanların konuşmalarını, dünyanın dört bir yanındaki taraftarlarla yapılmış yüzlerce “röportajı” dinlemekten bir yerden sonra gına geldi. Yok mudur bu ülkenin başka derdi, sorunu, yok mudur son günlerde başka bir gelişme şu haberlere girebilecek kadar önemli? Tabi ki de vardı. Yaşadığımız ülkenin farkına varırsak bir saniyeliğine, haberlere girecek kadar önemli şeylerin olamayacağı bir gün olmadığını anlarız. Barış elçilerinin tecavüz edilerek öldürüldüğü, her gün gasp, cinayet ve tecavüz haberlerinin eksik olmadığı, yolsuzluk haberlerinin gündemden eksilmediği bir ülke için çok boştu bu futbol rüyası. Zaten tüm kanalların bir şekilde “tekelleşmesi” söz konusu olduğunda her şey anlaşılabilir. Futbol ulusal bir bilinç olmasa da şoven bir bilinci ayaklandırdı. Her yer kırmızı beyaza büründü, hatta yarı final maçında dini sloganlar bile atıldı. Bu “birlikteliği” kullanmayı fırsat bilen medya verdi nabza göre şerbeti. İnsanları kısa bir süre bile olsa her şeyden çok uzakta tutmanın yolunu bulmuştu. Tuzla grevinden bahsedecek, Tekel’in British-American Tobacco’ya satıldığını söyleyecek, sendikalaştığı için işten çıkarılan Yörsan işçilerinin zaferini anlatacak değildi ya. AKP’nin kapatılma davası üzerine konuşulacak, Fetullah Gülen’in beraatinden bahsedilecek değildi bu medyada. Çünkü medya haber yapmıyordu. Çünkü medya devletin, kendisiyle halk arasına çekeceği perdenin anahtarını tutmaktaydı. Medya, bunun yolunu daha önceden bulmuştu. Tüm kitlenin nabzını tutmak, yer yer magazin haberciliği adını verdiği, özenme üzerine kurulu, bilinçaltına oynayan toplumsal histeri ile, yer yerse şovenist futbol yaklaşımıyla.

80 darbesinde atılan tohumların, yeşerdiği gün gibi aşikar. Kütüphanelerin kapatılıp toprak sahaların kurulduğu, sinemaların kapanıp otopark mafyasının eline düşen harabeler haline geldiği, “ya topçu ya popçu” olma imajının her 80 sonrası yetişen beyine mıh gibi kazındığı günümüzde tüm bunları görmemiz çok normal. Genel Sağlık Sigortasının kapıya dayandığı, her devlet kurumunun özelleştiği, işçinin veya çiftçinin hiç bir söz hakkı kalmadığı, laikliğin tehlike de olduğu bu ülkede bile, binlerce dolar primle oynayan bir futbol takımının ve yüz otuzaltı bin YTL aylık maaş alan teknik direktörün galibiyetine sevinebiliyorsa halkımız, bunda bir sorun vardır. Artık gerçekten milli takımımız kazandığı için mi seviniyoruz, yoksa televizyonda birileri sevinmemiz gerektiğini söylediği için mi-diğer bir deyişle, üzülmemiz gereken onca şeyi bu futbol perdesi ile bizden uzak tuttuğu(!) için mi, bilemiyorum.

(08/07/2008 tarihinde Radikal Genç ekinde "Medyanın Apolitizasyon Aygıtı" adıyla yayınlanmıştır.)

15 Mart 2008 Cumartesi

MEKTUP

Yağmurun toprağın altına nüfuz etme çabası içinde yağdığı bir geceydi yine o. Mavi yine kimlik değiştirmişti o gece. Gökyüzü karamıştı, deli yağmurun ilk habercisi bir saniyelik griliğini bize bahşedene kadar. Sonra tekrar kara, diğer şimşeğe değin. Zangır zangır yorganın altında titrediğim o nadir gecelerden biriydi ayrıca. Yanında kendi cehennemini taşıyan biri gibi üzerime eklenen her kumaş parçasını fırlatırcasına reddeden benim gibi biri için, bir yorganın – hem de anneannemin evlendiğinde kayınvalidesi tarafından hediye edilmiş, yapıldığı sene dedemin dayısının vurularak öldürüldüğü doksanüç harbi meydana gelmeden önce Makedonya’da gerçekleşen sert kışı tüm aile fertlerine rahat geçirten bu yorganın – altında titremek dikkat edilesi bir durumdu. Emindim ki, gerçekten hastaydım ve bu sefer durum ciddiydi. Bir doktora görünmek zorundaydım. Ancak, doktor korkumu yenebilmiş değildim, basit bir grip için olsa bile. Senden aldığım mektubu okumamakta direnmiştim o ana kadar; o anda ise, bu mektup aklıma bile gelmiyordu, hastalığıma şükür ki. Gözlerim kapalıydı kapalı olmasına ama tek düşündüğüm ne zaman kendime geleceğimdi. Bir an için ilk adımı atmam gerektiğini düşündüm. Gözlerimi açtım ve itiraf etmeliyim ki panikledim. Çünkü her yer karanlıktı gözlerimin bu karanlığa alışması gerçekten zaman almıştı çünkü hiç bir şimşek yardımıma koşmuyordu. O sırada mektup hala aklımda değildi. Tavanı izlemeye başladım, öncelikle gölgeler belirdi. Yatağımın baş tarafının gösterdiği cephe boyunca uzanan camdan içeri süzülen sokak lambaları bazen de araba farlarının ışıkları bu gölge oyunlarını yaratıyordu. O gölge oyunlarının izlerken birden kendimi duvarın sıvasının kalitesizliğini irdelerken buldum. Pütürlüydü duvarlar oldukça. Antika bir evde yaşıyordum, ancak ufak maaşımın karşılayabileceği sadece ama sadece buydu. Her şeyi bir yana bırakırsak, balkonu bile yoktu. Çocukluğumun çoğunu geçirdiğim evimin balkonunda futbol oynayabildiğimi göz önünde bulundurursam benim için büyük bir hayalkırıklığıydı bu ev. Ama, şehir merkezine yakın olması çok büyük bir avantaj ayrıca. Sanırım uykuya dalmadan önce düşündüğüm son şey buydu, ya da sayıklamaya dalmadan önce.

Rüyalar görüyorumdur elbette her insan gibi. Ama pek azı uyandıktan sonra halen zihnimde yer etmeyi sürdürürler. Bir kısmı kötü bir bilimkurgu filmini andırırdı eskiden. Şimdi ise daha basit rüyalar görüyorum, pek olaylı değil yani. O sayıklamalardan ayıldığımda ise aklımda yine hiçbir parçası kalmamıştı görmüş olmamın muhtemel olduğu rüyalardan. Belki de gerçekten görmemiştim. Kim bilir? Ama gözlerimi daha açmadan aklıma düşen bir şeyler vardı. Mektubun tabii ki. Mektubunu unutmuştum bir süre, şükür ki. Ancak sabah ne yazık ki hasta değildim ve kendimi onca süre uzak tuttuğum mektubundan artık ayrı kalamayacaktım. Bu yüzden kendi kendime dedim ki, madem ki okuyacağım o zaman önce bir elimi yüzümü yıkamalıyım, giyinmeliyim, çayımı içerken okumalıyım bu mektubu. Artık kaçışı yoktu, ancak uzattıkça uzatıyordum seninle arama girecek olan süreyi. Banyoya gittim. Kendime pek bakmayı sevmem aynada. Ama bir süre incelemeye mahkum ettim kendimi. Yüzüme iki avuç su çarpıp tekrar baktım. Gözlerim iyice açılmıştı. O anda çektim kendimi aynadaki aksimden. Odama dönüp üzerime geçirilecek bir kaç şey baktım her zamanki gibi. Her şey hallolmuştu. Artık çayımı koymalıyım, veya belki önce kahvaltı hazırlamalıyım ki çayı rahatça içebileyim. Ama, uzatmaya da gerek yok pek. Abartıyor olmalıyım şu anda.

Çayımı koyup, masama oturmuştum. Oradan holü izledim. Holü ve sokak kapısını. Masamın üzerindeki mektuba bakmaktan daha mantıklı gelmişti bana. Doğrusu, daha kolay. O kapıdan kaç kere geçtiğimi düşündüm, ya da kaç insanın oradan geçtiğini, ya da her bir insanın sadece o kapıdan kaç kere geçtiğini. Sonra senin kaç kere geçtiğini düşündüm. Benden az elbet. Ama benim o yandan bu yana geçiş sayım, bu yandan o yana geçiş sayımdan bir fazla işte. Seninse eşit. Mektubun zarfını yırttım. İçinden özenle katlanmış beyaz kağıdı çıkardım ve masaya koydum. Oracıkta duruyordu öyle. Zarfından çıkınca kat yerinden biraz havalanmıştı. Tek kanatlı bir güvercin gibi. Birden kapı çaldı. Bu güzel bir şeydi. Biraz daha zaman. Kapıyı açtım. İnanabiliyor musun? Gelen sendin. Boş bakışlarıma, ki onları göremiyordum ama boş olmalılar, aldırmadan içeri bir adım attın. Açık penceresinden esen rüzgarın havalandırdığı o pembe perdene bakmak için mi bilmem, mutfağa baktın. Ama yırtılmış zarfı, kanadı kalkmış mektubu gördün. Ağzımı açmaya niyetim yoktu ama sus dedin bir şey söyleme. Biliyorum dedin, boş ver mektubu dedin. Sarıldın bana. Benim de canıma minnet. Boşverdim.

27 Ocak 2008 Pazar

ALİ

Ali, yeni deri bavulunu otobüs görevlisinden alabilmek için otobüse binerken yine görevliden aldığı kâğıdı uzattı. Görevli kâğıdın üzerindeki numaraya göre bagajdan Ali’nin yeni deri bavulunu buldu ve sahibine teslim etti. Yeni uykudan uyanmış olan Ali, sağına soluna bakındı. İlk başta fark edemediği şeyi yeni yeni anlıyordu. Otobüsten indiği bu terminal farklıydı. Burayı tanımıyordu. Büyük bir terminaldi, kendi şehrininki kadar büyük. Ama asla on beş gün önce ayrıldığı yere benzemiyordu. Ancak, Ali ilk önce her şeyi gözden geçirmeyi uygun buldu. Doğru otobüse bindiğine emindim. Zaten, otobüsü karıştırmış olsa, onun yerinin asıl sahibi gelip onu uyarabilirdi; keza, otobüs doluydu. Sadece onun yanlışlıkla bindiği koltuğun boş olma ihtimali elbette ki vardı, ama bu ihtimal o kadar küçüktü ki. Bileti alırken kendi şehri yerine başka bir şehri söylemiş olması ise ihtimal dâhilinde bile değildi. Önce, doğru otobüste olduğundan emin olduğu için, erken ya da geç inmiş olabileceği aklına geldi. Ama gördüğü kadarıyla tüm otobüs boşalmıştı bu durum da erken inmiş olamazdı ama olsa olsa geç inmiş olabilirdi. Ama ineceği yer de görevli onu uyarmaz mıydı? Göz göre göre ineceği yeri kaçırmasına izin vermiş olamazlardı. Sonra, Ali, her şeyi çok büyüttüğünü düşündü. Terminalin dış görünüşü gayet tabi değişmiş olabilirdi. Bir de içine bakmayı deneyecekti. Küçük deri bavulunu kaldırdı ve içeri doğru ilerledi. Terminal’in içine bir süre göz gezdirdikten sonra orasının da tanıdık olmadığına karar verdi. Nerde olduğunu merak etmekten çok neden burada olduğunu merak ediyordu etmesine, çünkü hiçbir hata gözükmemekteydi. Birkaç tanıdığı aramaya karar verdi öncelikle. Bir telefon kulübesi bulup oradan birilerini arayacak ve yardım isteyecekti. Ama daha nerede olduğunu bile bilmiyordu ve bunu bilmeden kimse ona yardımcı olamazdı. Öncelikle bir telefon kartı almak için büfelerden birine yanaştı, hem böylece bulunduğu yer hakkında bir bilgi edinmeyi de başarabilirdi.

— Günaydın, sizin için ne yapabilirim? , dedi büfeci.
Ali telaşla cevap verdi:
- Ben telefon kartı alacaktım.
- Telefon kartı mı?
- Evet, ankesörlü telefonlar için.
- Siz jeton diyorsunuz sanırım, diye karşılık verdi büfeci az önceki garipsemesini yüzünden attı ve güldü.
Ali ne yapacağını bilemedi ve gülümsedi tedirgin bir şekilde. Büfeci alt rafa eğilip bir şeyler ararken bu fırsattan yararlanan Ali sakin olmaya çalışarak sordu:
- Terminal bayağı değişmiş görmeyeli.
Büfeci hemen dikildi ve Ali’nin önüne birkaç metal parça koydu:
—Değişmiş mi? Ne zamandır gelmiyorsunuz buralara?
— On, on beş gün oluyor.
— Nasıl olur, dedi büfeci kaşlarını kaldırarak. Burası son on beş yıldır hiç değişmedi. Karıştırıyor olmayasınız?
Ali eline aldığı metal parçaları göstererek:
- Bu jetonlar hangi makinelerde geçiyor? , diye sordu.
- Ankesörlü telefonlarda.
- Kartlara ne oldu?
- Ne kartı?
- Borcum ne kadardı? , diye sordu Ali hızla, heyecanını saklamaya çalışarak.
- İki lira.
Ali borcunu verdiği gibi fırladı hemen. Sırtından ter boşandı bir an. Ne yapacağını bilememişti. Burası onun şehri olamazdı. Ankesörlü telefonlarda jeton kullanılmayalı epey oluyordu. Bir an geçmiş gelmiş olabileceğini bile düşündü. Ama verdiği para geçmezdi bu durumda, çünkü para geleceğe ait olmuş olurdu. Bulduğu ilk ankesörlü telefona yapıştı. İlk aklına gelen arkadaşı Recep’i aramaktı.
Recebi aradı, uzun uzun çaldı telefon ancak telefona kimse cevap vermedi. Tekrar aramayı denedi ama vazgeçti. Sonra bavulunu da alıp bir yere oturmak istedi. Yaşlı bir adamın yanındaki tek boş yere oturup beklemeye başladı.
- Her şey ne de çabuk değişiveriyor değil mi? , dedi yaşlı adam.
Ali, birden şaşırdı. Ne diyeceğini bilemedi. Kendisi gibi olanların farkında olan biri mi vardı acaba?
- Nasıl yani? , diye sordu bozuntuya vermemeye çalışarak.
— Şöyle, diye devam etti yaşlı adam. Eskiden ben her yere yürürdüm, asla yorulmazdım. Ağır şeyleri kaldırabilir, kızların arkasından dönüp dönüp bakardım.
— Anlıyorum, dedi Ali beklediğini bulamamıştı.
— Demek istediğim, her şey değişir evlat. Her şey.
Ali gözlerini adama dikti. Söylemek istediği çok şey var gibiydi. Ama Ali üzerine gitmeyi hiç düşünmüyordu. Ali ayağa fırladı yaşlı adama selam vermeyi unutup telefon kulübesine koştu. Hemen koşarken şıngırdayan metallerin olduğu cebine elini daldırıp telefon kulübesi için bir jeton aldı ve bir numara çevirdi.
- Alo, kiminle görüşüyorum?
- Ben, Sevgi. Buyurun?
- Merhaba , Sevgi. Ben… şey… ben, Ali.
- Ali? Sen, nerdesin?
- Şey, birazdan sizin oralarda olacağım da. Belki görüşürüz?
- Hmm, bir yarım saat sonra hazır olabilirim yalnızca.
- Bence uygun. Pastanenin önünde?
- Pastanenin önünde.
Ali, telefonu kapattı. Terminale geldiğinden beri ilk kez gülmüştü. Ama aslında en son ne zaman güldüğünü o da hatırlamıyordu. Hemen bir taksi bulmak için terminalin dışına koştu.

25 Ocak 2008 Cuma

Bahar Dörtlemesi

Güz

olduğunda güz buralarda,
arnavut kaldırımı hatırlarım,
arasını dolduran yaprakları,
taşların.

Kış

geldiğinde kış kapımıza,
bembeyaz karı hatırlamam işte,
altında ne lanet bi çamur kaldığını,
hatırlarım.

Bahar

uğrarsa artık bahar buralara,
ona iki çift sözüm olacak.
yaz ile kaçmışsın doğru mu diyeceğim ona,
parmaklarımı doğrultarak suratına.

Yaz

alıştı bizimle olmaya,
biz ona alışamadık.
onu değil de,
onu özlemeyi sevmişiz,
meğerse.

Fotonik Varsayımlar

1

Perdeler kapalı,
ışıklar açık;
ama,
uzaktaki ışıklar yalnızca.

zihni döndüregelen sorular,
kayarak inilen yokuşlar,
ve,
ışıklar.
sonunda kapalı tamamen,
rüyamda üç görüyorum,
çocukken korktuğum öcü gibi.

2

ay tutulması bir nevi sinemadır.
makinist kimdir?

3

ayaklarımı ektim toprağa önce,
suladılar beni; güdük kaldım,
beslediler, çıkarıp ayaklarımı;
suda nefes aldım,
bir solucana tav oldum ardından;
alevlerde yanar oldum,
azabım kalbimde var oldu,
umudum tavada kavruldu,
kalbim kırmızı,
ciğerlerim de.

MUSTAFA

Mustafa o gün geldiğinde evi her zamankinden daha sessiz buldu. Banyoya gelip işini hallettikten sonra, arkadaşının odasına gidip ona bir merhaba demek istedi. Önce adını seslendi, cevap gelmesini beklemeden kapıyı tıklatıp içeri girdi. İçeride gördüğü manzaraya bir an için şaşırdı Mustafa. Çünkü yatağın üzerinde bir sürü boş ilaç kutusunun arasında donuk gözlerle ev arkadaşı yatıyordu. Ağzının kenarında beyaz bir sıvı yanağına doğru akmış ve orada kuruyup yer etmişti. Mustafa bir anlık heyecanla gidip arkadaşının nabzını kontrol etti. Herhangi bir hareket yoktu. Vücudu soğumaya yüz tutmuştu. O anda Mustafa’nın tüm heyecanı ve şaşkınlığı yok oldu. Yatağın karşısındaki döner koltuğa bırakıverdi kendini. “Yaşadığı hayattan ve olduğu kişi olmaktan hiçbir zevk almayan birinin intiharına neden şaşmalı?” diye düşündü kendi kendine. O anda aklına arkadaşına doğum gününde hediye ettiği viski geldi. Dolabında olmalıydı. Önce çalışma masasının alt dolabını açtı. Orada sadece tomarlarca kağıt vardı, bir iki tane de sahaf kokulu sararmış kitap. Sonra elini üst dolaba uzattı. Orada hediyesi olan viskiyi buldu. Kutusunun dışında duruyordu kutusu da dolapta olmasına karşın. Dibinde çok az kalmış olan viskiyi eline aldı ve az önceki yerine hemen yerleşti. Ne yapması gerektiğini düşünmedi o anda sadece içkiyi içmek istedi. Viski şişesinin kapağını açıp koca bir yudum aldı. O meşe tadı boğazından midesine giden tüm yola işlemişti. “Evet,”dedi kendi kendine. ”Evet, şaşıracak bir şey yok elbet. Olsa olsa paniklenebilir, o da huyum değildir.” Viskinin son kalan parçasını da içti ve yerine koydu tekrar. Sonra ellerin ve yüzünü yıkama ihtiyacı duyup tekrar banyoya gitti. Banyoda üstündekileri çıkarıp bir kenara attı. Sonra odasına gidip, üzerine temiz birşeyler giydi. Sonra bir anda bir şeylerin eksik olduğu duygusuna kapıldı. Ortada bir intihar vardı, tamam, bu açıktı. Arkadaşı orada öylecene yatıyordu. Ama en azından ona, ya da ne bileyim, ailesine bir notu yok muydu? Olmalıydı, ama Mustafa o notu aramamıştı ki, dikkat bile etmemişti arkadaşının yattığı yere. Hemen ölünün bulunduğu odaya koştu. Arkadaşının yatağının sağına ve soluna baktı. Aradığı ordaydı, arkadaşının kolunun altında bir mektup zarfı vardı. Zarfın üzerinde hiç bir yazı yoktu, kime olduğunu anlamamızı sağlayan bir ibare de yoktu. Mustafa bunun herkes için, ama en çok da kendisi için yazılmış bir şey olacağını düşündü. Hem eğer başka birine yazıldıysa ve bunu mektubun içeriğini görmeden nasıl bilebilrdi ve o kişiye mektubu nasıl ulaştırabilirdi ki? Mustafa burdan aldığı cesaret ile mektubu açtı ve okumaya başladı:

“Sevgili İnsanlar,

Bu mektup eminim ki hiçbirinize, özellikle en yakınımdaki insanlar olan
annem, babam, eski sevgilim Özlem ve ev arkadaşım Mustafa için, hiç
bir şey ifade etmeyecektir. Sanıyorum ki bu mektubu ilk sen bulacaksın
Mustafa ve biliyorum ki – sanmıyorum, biliyorum – açıp merakla oku-
maya başlayacaksın. Ailesine mi versem acaba diye bir saniye bile dü-
şünmeyeceksin. Meraklanma, seni birşey için suçlamıyorum. Aksine
bu özelliğin şu anda benim oldukça işime yarıyor. İlk olarak sana bir
görev vermek istiyorum. Eğer kabul edersen. Bu mektubu okuduktan
sonra Özlem’e götür. Sonra, anneme ve babama, teker teke okusunlar.

O zaman gelelim saadete Mustafa. Neden öldürdüm kendimi merak
ediyorsundur? Aslında etmiyorsundur da yine de bir nedene ihtiyaç duy-
mak istersen diye açıklıyorum. İntihar sebeplerimi siz bu dört kişiye da-
yandırarak aktarmak çok güzel olacak. Yalnız, ne olur, kendinizi suçlamayın.
Yalnızca bir prototipsin şu değerlendirme çerçevesinde. Gelgelelim, birinci
sebebim sensin Mustafa. Evet, sen. Darılmaca gücenmece yok. Peki neden
sen? Tahmin edemezsin, etmemelisin de zaten. Şöyle açıklayayım. Umut-
suzluğumun ilk başta sebebi sensini. Çünkü her eve geç geldiğinde yanında
birilerini getiriyordun. O birileri de birilerini getiriyordu. Uyuyamıyordum.
Uykum olmasa bile, uyumak istiyordum. Sonra lanet olsun, uyuyamıyordum.
Çünkü, arkadaşlarının yaptıkları beni ilgilendirmiyordu. Yalnızlığa mahkum
olduğumu bana defalarca hatırlatmak zorundaydılar onlar. Yalnız değiller-
di. Asla sorgulamıyorlardı çünkü. Onların hayatları farklıydı benden. Ancak,
daha binlercesiyle aynıydı. Benimki farklıydı vaya onlarınkinden. Onlar,
aynı gün içinde ikinci kez farklı bir kızla salonumuzda yiyişirken en sevdik-
leri arabadan bahsediyorlardı. Kullandıkları parfümün dayanma süresini
karşılaştırıyorlardı Mustafa. Bana birini hatırlatıyordu bu, seni. Daha sonra
da sen bana “onları” hatırlatmaya başladın. En çok kimin bira içeceği
onların bir numaralı tartışmasıydı. En çok parayı hangi mesleğin kazanaca-
ğını tartışırlarken hepsi yalnızca kendi mesleğini savunuyordu. Derslerin
önemini devlet meseleleri gibi masaya yatırırken takındıkları ciddiyet başka
hiçbir yerinde yoktu hayatlarının. O lanet ciddiyet öldürüyordu beni.
Derslerin yanında; pazarlama ve liderlik sertifikalarını anlatırlarken, kıç
yalayıcı olmakla övünüyor gibiydiler yalnızca benim gözümde. Onlardan
bıkmıştım. Daha şimdiden, çünkü, bana hayatımın geri kalanını şimdiden
yaşatmaya yeminliydiler. Beni hayallerimle bile yalnız bırakmıyorlar,
bana hiç bir şans vermiyorlardı. Biraz aptal olsaydım keşke, hayata atılınca
kendim anlasaydım tüm bu iğrençlikleri. Görsemde, bilmemezlikten
gelseydim başta. Ama sürekli yüzüme tuttular aynalarını. Onların
mükemmel hayat dedikleri o iğrençliğe girmeden önce kalan bir kaç
senemi bana rahatça yaşatmadılar anlıyor musun? Sen, Mustafa, onların
bir temsilcisiydin, hiç bir suçun yoktu ama sen bana tüm bu olanları hatır-
latıyordun.

Ve geldik Bayan Mükemmel’e! Hoş geldin, tatlım! Nasılsın? Hmm, bugün
muhteşem kokuyorsun yine, her zamanki gibi. Nerden mi biliyorum?
Saçmalama canım, sen hep muhteşem kokarsın, değil mi?
Mustafa sana mektubumu iletti sanırım. Bunu okuduğuna göre. Baştan
söyliyeyim, intihar etmemin sebeplerimden biri sensin, ama aslında
senin temsil ettiklerin tıpkı Mustafa gibi. Asla senin yüzünden kendi
canıma kıymazdım merak etme. Bir gün o koca mağazalardan birine
gitmiştik Özlem. Hatırlıyor musun? Evet, onlara defalarca gittik.
Ama bunu hatırladığına bahse girerim. Sen her zamanki gibi girişte
sağda olan ilk mağazadan başladın ve tam üç saat beni gezdirdin.
Yoo, şikayetçi olmuyorum. Eskiden bu kadar alışveriş meraklısı değildin
belki ama bu o kadar da önemli değil. Bölüm arkadaşlarımız seni
gezdirdiğinden beri gözün açıldı. Alışveriş konusunda canım. Ne,
erkekler mi? Ben demedim, duydunuz, o dedi. Evet, erkekler de var tabi.
Biliyorum, bir yada iki defa senin sadakatinden şüphe ettim.
Hata ettiğimi biliyorum. Asla öyle bir şey yapmazdın. Bundan eminim
şu an. Ama değiştin özlemim. Değiştin. Seni tanıdığımda hayatımın en
büyük özlemi sen oldun. Kısa bir an için. Sonra benim oldun, ama yine
görece kısa bir an için. Seni sevdiğimi biliyordun. Ben de senin beni
sevdiğini biliyordum. Emindim. Kalbimde hissediyordum. Bak, seni
değiştirmeye çalışmadım ben. Olduğun gibi olmanı istedim.
Öyle sevdim seni. Ama sen değiştikçe, küçülen adayı gözleriyle gören
o göçmen gibi oldum. Anladın mı? Geri dönmeye çalıştım. Sen
suçladın beni. Sana ayakkabımın boyasının önemsiz olduğunu
bile anlatamayacak bir konuma geldim. Artık gözden kaybolan adadan
çıkan dumanları görüyordum yalnızca, yok olan bir adadan kalan şeyler.
Bence sen her şeyin farkındasın şu anda. Kelimelere dökmek de
gayet anlamsız, yetersiz ve saçma. Farkındasın sen:

Tütüyor burnumda ada yanığı,
Gemimin yelkenin dolduranla,
Küllerini saçan,
Aynı rüzgar aslında.

Vay vay vay. Kimleri görüyorum? Peder bey. Hoşgeldiniz sefalar getir-
diniz. Evimizin halısı yok pek tabi. Evet, meyve yemeyi de aksatı-
yorum. Tabi ki siz gençken baba parası yemek yoktu. Biliyorum, far-
kındayım. Kıraathaneden tek bir kitap almak için kovalarca su
taşırdınız. Resimli roman, fotoroman, roman vb. neşriyat.
Ancak, kim okur ki romanı? Boş işler bunlar değil mi? Şiir de öyle.
Bestelenmediği müddetçe. Disiplin önemlidir, biliyorum. Doktorluk-
ta da, mühendislikte de. Mühendislik dedim de aklıma geldi, muha-
sebe işleri nasıl gidiyor kocaman şirketimizin? Amcam ve ortaklar
muhakkak çok iyidirler. Aman aman, tatlı keyfimiz kaçmasın benim
yüzümden. Ne gerek var canım? Basit bir intihar vakası işte. Er ya da
geç sonumuz bu. Öyle değil mi baba? Belimin üstünde ince bir çizgi var
Çok zor, göremeyebilirsiniz, ancak elinizle dikkatle temas sonucu
Farkına varabileceğiniz bir çizgi. İşte o 17 yaşımda yediğim kemer sonucu
meydana gelen bir şey. Resimin okulu olmaz evet. Ressam olunmaz
çünkü ben zekiyim. Doktor olmalıyım, ya da mühendis ya da avukat ya da.
Eminim ki Picasso şirketler yönetemezdi baba, midesi kaldırmazdı.
Eminim ki bir kalem de 200 kişiyi çıkaramazdı lanet işinden iki namaz arası.
Eminim ki amcam gibi hacca gitmek için gereken parayı bir kaç vergi
parasını zimmetine geçirerek toplamazdı. Yoo, yapamazdı aptaldı çünkü o.
Ne doktor, ne mühendis olabilmişti, ne de avukat. Bana istediğim her
şeyi aldın baba. Amcamın yanında çalışıyordun. O iğrenç insanın yanında.
Evet, onu sevmediğini biliyorum. Ama onun gibi zengin olmamı istediğini
de biliyorum. Bunu anlayabiliyorum. Hepsini anlıyorum. Sana isteklerimi
söylerken yalnızca iki şeyi düşünseydin de nasıl hissettiğimi anlasaydın.
Birincisi, çok basit, babanın seni ders kitabının arasında kaptan swing okurken
yakaladığı anı. İkincisi ise daha önemli olanı; annemle evlenmek istediğin
zaman babanın seni nasıl evlatlıktan reddettiğini ve amcamın baban ölünce
seni nasıl da acıyarak, küçümseyerek, şirketten minicik bir pay
bile vermeden muhasebe müdür yaptığını. Bunları düşünsen aslında. Beni belki
de anlardın. Veya belki de bunları düşündün ve beni törpülemeye kalktın.
Ama maalesef olmadı baba. Belki senin kadar güçlü ve disiplinli değildim.
Yarattığın sonuç bu. Ama suçlayamam seni. Sen doğru olduğunu bildiğini
yaptın. Hem ben artık kimseyi suçlamıyorum.

Anneciğim! Annelerin annesi. Nasılda güzel bir kadındın? Nasıl da düşerdin
üzerime. Nasıl da bağlıydın önce Allah’a sonra ülkene ve en son da babama.
Aramızda bir tampon bölgeydin evet. Başbakana bir laf söylesem, kim
olursa olsun, naifçe kızardın. Dinle ilgili bişeyler söylesem ise daha fena.
Babama karşı gelirken önce korurdun beni, sonra bir de sen kızardın ama
daha yumuşakça anneciğim. Ama anne, kalıpların vardı senin. Değiştire-
mezdin. Hangi kızla evleneciğimden tut, derslerime kadar. Derslerim biraz
kötü gelirse, ders çalışmamış olurdum. Hükümete bir şey desem, anarşik
olurdum, ki bu kötüydü. Bir kız arkadaşım olduğunu duysan, hemen burun
kıvırırdın. Yapardın bunu, onu aşağılardın, kıskanırdın belki de. Arkadaşlarıma
da öyle. Kafandan bana gelinler uydururdun. Seçimlerimi onaylamazdın.
Ne okul seçimimi, ne bölüm, ne dost, ne sevgili. Eğer birazcık bilsen,
aldığım derslere bile müdahale ederdin. Apolitize edilmiş, siyasetten
korkutulmuş bir neslin üyesiydin. Siyasi görüşün yoktu, ve sana göre, benim de
olmamalıydı. Çünkü bu kötüydü, işkenceler vardı ucunda, ölümler, kayıplar.
Böyle görmüş ve büyümüştün. Hem devlet ne derse doğruydu.
Param yok muydu? Vardı işte. O zaman derdim neydi. Yakışıklı değil miydim?
O zaman daha güzelini bulurdum, değil mi? İçi boş süslü paketlere mahkum
Etmeliydin beni. Suratına gülen aptal kızlara. Senin için bu önemliydi değil mi?
Seni suçlayamayacağım anneciğim. Seni de babamı da suçlayamayacağım,
çünkü başka devrin, başka kültürün insanıydık. Sizinle Wittgenstein
tartışamazdım, tamam böyle bir zorunluluğum da yoktu. Ama Picasso idolüm
olamazdı çünkü saygı duymazdınız. Çünkü o bir boyacıydı. Ressam parçasıydı.
Çünkü bu eğitimi almamıştınız. Bilmiyordunuz. Benim bildiklerimi anlaya-
mayacaktınız maalesef. Hepinizden özür dilerim. Alındıysanız bir kere daha

özür dilerim.”

.............


Mektubun sonunda, adını yazmıştı. Mustafa mektubu okurken, kendini bir film izler gibi hissetti. Üzülmüştü. Her gece aynı havayı soluduğu bu eski-yakın ama şu anda çok uzak olduklarını farkettiği arkadaşı için üzülmüştü. Ama yapabileceği bir şey yoktu. O, Mustafa, arkadaşları, Özlem ya da diğerleri gibi hissedemiyorsa, Mustafa ne yapabilirdi ki. O farklı biriydi. Benim gibi hisset diye zorlamak onu daha çok intihara sürüklerdi elbette. Mustafa onun bu hissettiklerinin farkında değildi, tamam, bir şeyler seziyordu ama bu yeterli olamazdı. Hem ona yardım etmesi gereken bir uzmandı. Mustafa değildi. Mustafa bu basit gözden geçirme ile vicdanını rahat ettirmeliydi. Şu anda yapması gereken polisi falan aramaktı, ancak bunun altından tek başına kalkacakmış gibi hissetmiyordu. Bu yüzden de yardım almak ve sıradakinin de mektubu okuyup vicdanını rahatlatması için Özlem’e gitmeye karar verdi. Daha sonra ne yapacaklarını beraber düşüneceklerdi.

20 Ekim 2007 Cumartesi

Dönüş

VOLVER ( DÖNÜŞ) – 2006


Yönetmen:

Pedro Almodóvar


Senarist:

Pedro Almodóvar


Oyuncular:

Penélope Cruz

Carmen Maura

Lola Dueñas

Blanca Portillo

Yohana Cobo

Chus Lampreave


Ödüller:

Cannes Film Festivali – En İyi Senaryo, En İyi Kadın Oyuncu



Volver, İspanyolca'da “Dönüş” manasına gelen bir kelime. İlk önce tam olarak anlamını kavrayamıyoruz ancak, filmin içine girdikçe sis perdesi filmi gerçeküstücülükten sıyırıcasına gözlerimizin önünde aralanırken her şeyi anlıyoruz açıkça. Bir döngü sanki film. Annelere olan çocuklara da oluyor. Aynı ailenin kadınları başka ailenin başka kadınlarını etkiliyor sürekli.

Almodovar, zaten kadınlara olan yakınlığı ve onları anlamadaki ustalığı ile bilinen bir yönetmen. Bu filmde de tüm filmlerinde olduğu kadar, hatta belki de daha fazla, gösteriyor bu yönünü. Ayrıca filmde hiç erkek karakter yok adı geçen erkek karakterler ya aldatan koca, ya çocuk tecavüzcüsü. Bu yüzdendir ki filmin her Almodovar filminden daha fazla feminist bir tavrını hissediyoruz.

Film, köyünü ziyarete gitmiş Raimunda, kardeşi Sole ve Raimunda'nın kızı Paula annelerinin mezarını temizlerken açılıyor. Sonra sırayla filmde etki yaratacak karakterleri görüyoruz. Agustina biraz kaçık ve köyün tek hippisi olan annesi 4 yıla yakın bir süredir kayıp. Ama Agustina Raimunda ve Sole'nin teyzesi Paula'ya bakmaktan çekinmeyen tek kişi. Raimunda – Sole'den farklı olarak- annesinden çok teyzesini seven bir kadın. Kızı ve pek de memnun olmadığı kocasıyla yaşarken çeşitli işlerde çalışarak hayatlarını kazanmaya çalışıyor ayrıca. Ama bir gün eve geldiğinde kocasını kızı tarafından öldürülmüş buluyor. Nedeni de kocasının kızına tecavüz etmeye kalkışması. Filmin ilerleyen zamanlarında aslında ölen adamın küçük Paula'nın babası olmadığını öğreniyoruz ki tüm filmin düğümü burada. Aynı anda Raimunda çok sevdiği teyzesinin de öldüğü haberini alıyor. Raimunda kanlı mutfağı temizlerken, gelen komşusu Emilio'nun lokantasını kullanmayı akıl ediyor ve dondurucuya ceseti saklıyor. Ceset ise günlerce orada kalıyor. Lokantaya gelen film ekibinin yemeklerinde ve partilerinde bile! Teyzesinin cenazesine gidemeyen Raimunda kızkardeşi Soledad'ı gönderiyor ve Soledad'a 4 yıl önce ölmüş annesi orada gözüküyor!

Film bir çok sürprize gebe ve asla temposundan veya yarattığı merak duygusundan ödün vermiyor. Tüm kadın oyunculukları inanılmaz derecede başarılı. Bunun yanı sıra, filme bir gerçeküstücü hava sezdirilmiş başlarda. Ama daha sonra “hayalet” karakterin makyajının değiştirilmesi ile bu bir sürpriz etkiye dönmüş. Filmin sonlarına doğru tahmin edilecek gibi de olsa bazı ironik tekrar eden sürprizlerle karşılaşıyoruz. Hayatın tekrarlarını biraz kör göze parmağım da olsa izliyoruz.

Volver Almodovar'ın kariyerinde feminizme en yakın film olarak anılacaksa da, biz herhangi bir Almodovar filmi izlerken izlediğimiz gibi, filmin sonunda ne olursa olsun, saçma bir gülümseme ile ayrılıyoruz.

Sonsuzluk ve Bir Gün

MİA AİONİOTİTA KAİ MİA MERA ( SONSUZLUK VE BİR GÜN ) – 1998



Yönetmen:

Theo Angelopoulos

Senarist:

Theo Angelopoulos

Tonino Guerra

Petros Markaris

Giorgio Silvagni

Oyuncular:

Bruno Ganz

Isabelle Renauld

Fabrizio Bentivoglio

Despina Bebedelli

Achileas Skevis

Alexandra Ladikou

Ödüller:

Cannes Film Festivali – Altın Palmiye(oybirliğiyle), Ekümenik Jüri Ödülü



Alexandre, ertesi gün uzun bir yolculuğa çıkacağını söyleyen yaşlı ve ünlü bir şairdir. En verimli döneminde kendini İtalya'da yaşamış bir Yunan şairin, ülkesine geri döndükten sonra yazıp yarım bıraktığı şiiri tamamlamaya adamıştır. Alexandre “yolculuk”tan önce köpeğini kızına bırakmaya gittiğinde hayatının en büyük kısmının geçtiği evin damadı tarafından satıldığını öğrenir. O andan itibaren önündeki yolculuk(sonsuzluk) boyunca geçmişi zihninde dönüp duracaktır.

Alexandre, onu çok seven karısına önem vermemiş, kendisini hiçbir yere ait hissedememiştir aslında. Sürekli başka ülkelerde başka düşüncelerdedir. Yıllar sonra karısının ölümünün üzerinden uzun bir süre geçtikten sonra öleceğini öğrenmiştir. Ölüme doğru, sonsuzluğa doğru son yolculuğunu yapmadan önceki bir gün geçmiş ile hesaplaşacaktır. Alexandre'nin istediği gibi gitmese de olaylar onu bu hesaplaşmanın içine daha bir çeker. Önce kendisi gibi yurtsuz olan Arnavut göçmeni çocukla karşılaşır. Onu 2 kere kurtardıktan sonra evini bulmanın önemini kavramış biri olarak, çocuğu yuvasına kavuşturmak için uğraşacaktır.



Film, açıkçası bir öykü olarak anlatılamayacak nitelikte. Alexandre'in kendi hayatıyla geçmişiyle hesaplaşması, anılarını, kaybettiği tadına varamadığı tüm o anları farketmesi, yaptığı peşinden koştuğu şeyin nedenlerinin ayırdına varması hepsi, görsel olarak çok sağlam, yüreğe dokunan sahnelerle ortaya çıkıyor. Bulduğu küçük çocukta kendi hayatının metaforu adeta. Evinden uzakta kalan o Yunan şaire o kadar yakın ki hayatını onun yarım şiirini ya da kendi balladını tamamlamakla geçiriyor. Ama bir yandan bunu yaparken gerçek evini, karısının çocuğunun yanını, unutuyor. İhmal ediyor. Bir günlük hesaplaşma sonucu, evinden kaçan o küçük çocuğa doğru yolu göstermeye çalışıyor. Evine dönmesi için elinden geleni yapıyor.

Sonsuzluk ve bir gün olağan üstü güzellikteki durağan sahneleriyle izleyenlere hissettiriyor bir şeyleri, anlatmaktan ziyade. Kalbinizde biracı hissediyorsunuz bazen. Sevdiklerinizden aslında ne kadar da uzakta olduğunuzu ve ne kadar da ihmal ettiğinizi onları. Boşa gitmiş bir ömürü, anlamı yanlış yerde aranmış bir hayatı görmek acı veriyor. İçinizi ürpertiveriyor. Kabullenseniz olmaz. Bir şekilde dönüyorsunuz. Eski hayatınıza filmden sonra. Normal yaşam akıyor. Hayatınızın rutinleri devam ediyor. Ama içinizden bir ses sevdiklerinizi kastederek sesleniyor size:

“Dön, evine dön!”


Aylak Adam

"Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona birşeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar... Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapmalı. Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler. Sokağa hep birden çıksınlar..."

Yusuf Atılgan