Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2010 Çarşamba

Harvard'lı doktorlardan ilginç araştırma(!)

Efendim neymiş, Harvard'lı doktorlar bir araştırma yapmışmış da, geceleri geç yatan veya az uyuyan gençler daha çok intihara meyilliymiş.

Ben hayatımda bu kadar düz bir araştırma ve bu kadar düz bir bilimsel metodoloji ile karşılaşmadım. Galileo olsaydı, kafalarını kırardı bunların.

Ya bu çocuklar, gündüzleri onlara dayatılan hayatı yaşamaktan bıktılarsa da, gündüz tahakkümü altında kendi hayatlarına çaldıkları gece-zamanlarında, yaşamak istedikleri bir yaşamı takip ediyorlarsa?

Ya bu çocuklar, yalnızca geceleri özgür olabiliyorlarsa ve bu onlara bırakılmış tek şanssa? Bu çocuklar, facebook'ta veya kitap okuyarak; müzik dinleyerek veya saçma sapan internet sörfü yaparak yaşadıklarını hissetmek zorunda bırakıldılarsa?

Belki de gece geç yatmalarının sebebiyle, intiharlarının sebebi aynıdır? Ne dersiniz Harvard'lı dokorlar?

15 Eylül 2009 Salı

Marksist bir futbolcu; hem de ortodoks olmayanından: İvan Ergiç


Ivan Ergiç demiş ki; babam Ortodoks Marksist'ti. Sosyalist Parti üyesiydi. Fakat, kendisi Karl Marx'ı birincil ilham kaynağı olarak gösterirken; bizim buralarda pek bir sevilen Stalin'leri, Mao'ları, Tito'ları, Fidelleri atlamış da, Frankfurt Okulu, Adorno, Horkheimer ve -Marksistliği her ne kadar tartışılabilir de olsa- Sartre gibi ekolleri diğer ilham kaynakları olarak göstermiş.

Anlaşılan o ki, hayat görüşünü futbola yansıtmayı da eksik etmiyor. Profesyonel menajerle çalışmıyormuş bir kere. Futbolun içindeki asıl cevheri, dayanışmayı önemsiyor olmalı. Fair-Play'e önem verdiği de söylemlerinden belli.

Yalnız, İvan Ergiç kulüp seçimi yaparken çok da "tarihsel" düşünmemiş ya da bilgi eksiği var. Çünkü, geldiği kulübün taraftarı biraz saldıragan. Ayrıca galeyana gelmeyi çok iyi beceriyor. Bundan 2-3 sene önce Bursa'da yapılacak olan "Gökkuşağı Yürüyüşünü" çok güzel bir şekilde engellemişlerdi. Daha doğrusu, yürüyüşü yapacak olanlar ölüm tehlikesiyle burun buruna geldiği için, vazgeçmişlerdi bundan.

İvan Ergiç, Ortodoks bir Marksist olsaydı eğer, çok da sorun teşkil etmezdi bu; keza, düne kadar "devrim yapınca, kapitalizmin çürümüşlüğünün döküntüleri eşcinselleri tedavi için Küba'ya" yollayacaklarını söyleyen uzantıları ile dolu ülkemiz, bu Ortodoks Marksizmin.

Gerçi sanırım artık Küba'da da böyle bir "durum" söz konusu değil ya, neyse...


24 Kasım 2008 Pazartesi

BU BOYKOT DA NEREDEN ÇIKTI?

Geçtiğimiz günlerde üst üste yaşanan Deniz Feneri yolsuzluğu, bunun AKP bağlantısı iddiası, bu iddianın yayınlanması üzerine Başbakan’ın anlamsız bir şekilde bu iddiaların yayınlandığı organların sahibi olma sıfatını taşıyan medya patronuna çatışı ve akabinde gelen “çeşitli” gazeteleri boykota çağırması. Tüm bunları yaparken, Başbakan’ın düşündüğü neydi? Tam olarak bilemeyiz tabi ki, benim ki de yalnızca bir tahmin. Bakalım inandırıcı olabilecek miyim?

Maaşından Utanan Başbakan

Bundan yaklaşık dört sene önce Başbakan Erdoğan, zamanın Almanya Başbakanı Schröder’e maaşını sorar. Schröder’in kendinden 5 kat fazla maaş almasını kendine yediremez, ayrıca bunu kullanarak aktif ticaretin içinde kalmasını da savunur (http://arsiv.sabah.com.tr/2004/03/04/gnd105.html). O sıralarda da kendisi gibi maaşı dışında bir çok “ek” geliri olan İtalya Başbakan’ı Berlusconi, Erdoğan’ın kadim dostu. Bu kadar yakın olmalarının sebebi ise Tayyip Erdoğan’ın biraz da heralde Berlusconi’yi idolü olarak görmesinde yatmakta. Aynı şekilde Berlusconi’de Erdoğan’ı hatalarını tekrar ettirmeyeceği bir öğrencisi olarak görüyor olmalı ki ona teselliler vermekte, tavsiyelerde bulunmakta bir beis görmemekte (http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2002/11/14/politika/politika7.html). Peki, tüm bunlar sonucunda Tayip Erdoğan idol olarak gördüğü kişi gibi olmak için neler yaptı?

Fenerbahçe

Silvio Berlusconi, AC Milan’ın patronuydu. Ancak Tayyip Erdoğan, yalnızca gençken Kasımpaşa tozlu sahalarında top koşturmuştu. Fenerbahçe’ye sıkı bir hayranlık besliyordu, başkanı olmamasına rağmen bir fahri başkan gibi, takımını gerektiğinde zihinsel engelli bir çocuğa karşı bile savundu(http://www.telgraf.net/haberler.asp?haberID=8537&showSt=false). Gelecek transferleri tartıştı, planlarını açıkladı (http://www.stargazete.com/guncel/erdogan-fener-icin-nihati-istiyor-106326.htm). Hatta takımını desteklemeye, yurtdışına bile çıkmayı göze aldı (http://www.milliyet.com.tr/2007/03/27/son/sonsiy08.asp). Hem de tüm bunları çok önemli Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı görevinin yanında kotarmayı başarmıştı.

Slogan

Peki, diyelim ki bunu saydık. Sırada ne vardı? Konumuza bağlamadan önce ufak bir ayrıntı. Berlusconi’nin partisinin adı (evet adı, sloganı değil) “Forza Italia” yani “Haydi İtalya”, “İleri İtalya”, “Yürü İtalya” şeklinde çevrilebilecek bir adı var. Peki, bize nereden tanıdık geliyor olabilir? İki seçenek sunuyorum size. Birincisi, bu slogan(pardon siyasi parti adı), parti kurulmadan önce -ve hatta hala- İtalya futbol takımının resmi sloganıydı. İkincisi de, sanki biraz “Durmak Yok, Yola Devam” sloganını hatırlatıyor gibi olması olabilir.

Medya

Şimdi sanırım yavaş yavaş konumuza geliyoruz. Tayip Erdoğan, Berlusconi gibi olmaya çok yakınken bir şeyi unuttuğunu fark etti ki bu çok büyük bir şeydi. Berlusconi bir medya patronuydu. Aynen çevirerek aktarıyorum : “Berlusconi'nin asıl şirketi Mediaset içinde üç ulusal, izleyici kitlesinin yarısına sahip televizyon kanalı ve Publitalia adlı reklamcılık şirketini bulundurmaktadır. Ayrıca Arnoldo Mondadori Editore adlı İtalya’nın, bastıkları arasında en popüler dergilerden biri olan Panaroma’nın da mevcut bulunduğu, en büyük basımevinin de sahibidir.” [(http://en.wikipedia.org/wiki/Silvio_Berlusconi#Current_assets) veya vikipedinin anonimliğinden hoşlanmayanlar için ( http://www.cnn.com/SPECIALS/2001/italy/stories/berlusconi/) ]

Berlusconi, bir nev’i Aydın Doğan’ı hatırlatmadı mı sizlere de? Bir medya patronu, demokratik düşünceyi, arenadaki gladyatörlere dönüştürmüş, kulis arkasında kardeş ve sahnelerde güya birbirleriyle çatışan yazarların, gazetecilerin yaratıcısı, belki de sahibi değil midir ikisi de? Peki, böyle bir durumda, Tayyip Erdoğan’ın ne yapması gerekir ki Berlusconi olmak, idealindeki politikacı olmaya bir adım daha yaklaşmış olsun? Mevcut medya patronuna sataşmak olabilir mi? Çünkü istediği orada değil midir? Hazır güya özgür olduğunu düşündüğümüz gazetecilerimizin yazdığı bir şey kendisini rahatsız etmişken bu medya patronuna çatmanın tam zamanı değil midir? Peki, bu çatış, tüm bu Berlusconi yaklaşımları dışında, herkesin gün gibi bildiği Doğan’ın ağzından konuşan kukla gazetecileri başbakanın da bildiğinin en büyük kanıtı değil midir? Peki, bu başbakan bir önceki seçim öncesinde bilboardlarda göz zevkimizi bozarcasına yapılmış “Demokrasinin Yıldızları” afişlerindeki üç siyasetçiden biri değil miydi? E, o zamanlar bu anti-demokratik, özgür düşünce düşmanı durumdan haberdar değil miydi de gerekli olduğunu düşündüğü şeyi yapmadı, mesela “boykota” çağırmadı? Söz konusu olan durum, göründüğü kadar basit olmayan bir durumdur. Demokrasi gerekliliğine, özgür topluma inanmış birisinin sindiremeyeceği kadar da ağırdır. Bir başbakan alenen medyanın yönetildiğini kabul etmiştir. Bu kabul ediş ve karşı çıkış haykırışlarını ise ancak kendisini rahatsız eden bir durum olduğunda yapmayı akıl etmiştir. Bireysel veya “oligarşik” güçsüzlüğünü de ayrıca kabullenmiş, kitleleri “göreve” çağırmıştır.

Eğer sorun Deniz Feneri davası ile ilgiliyse bir şey diyemem, sorun “anti-demokratik bir duruma haklı müdahale” ise de gerçekten bir şey diyemem. Ancak Sayın Başbakan’ın unutmaması gereken bir durum var ki o da şu; Berlusconi tüm bu zenginlik ve statüyü elde ettikten sonra anca başbakanlık koltuğunu ele geçirebilmiştir. Fakat, Erdoğan, kendi tırnaklarıyla kazıya kazıya gelmiştir başa, bir futbol takımı olmamıştır, medya patronu ise hiç olmamıştır. Bu durumda üzülmeye gerek yok, bence Erdoğan:1, Berlusconi:0!

17 Kasım 2008 Pazartesi

KEMALİZM VE EKLEKTİSİZMİ

Kemalizm, veya Atatürkçülük, hiç bir zaman bir ideoloji olmadı. Mustafa Kemal, veya Atatürk, politikasını oluştururken teorik temelleri atılmış bir ideoloji üzerinden hareket etmedi. Politikasını, gerek batılılaşma, gerekse iktisadi, bir ideolojik çizgi üzerinden belirlemedi. Ancak temel sorun zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin 23 Nisan 1920 ile başlayan kurulma sürecinin hangi temellere dayandığı, bu temellerin pratiğinin doğru olup olmadığı değildir. İlk planda önemli olan o günlerin dinamiği çerçevesindeki demokrasi eyleyiciliğine içkin sorunları değil, bu yapılanmanın oluşum sürecine konjonktürel olarak bakmayarak, yine bu yapılanmaya genel bir ideolojik çizgi kazandırmaya çalışan, ve bu ideolojiyi de çocuk kandırır gibi bir eklektisizm ile sunan “resmi ideoloji”nin çözümlenmesidir.

Öncelikle bir kaç kavram üzerinde durmanın gerekliliğinin farkında olmalıyız. Resmi ideoloji nedir? Resmi ideoloji, basitçe, iki farklı kavram ile açıklanabilir. Resmi ideoloji, yeniden-üretim(Althusser) için hegemonya(Gramsci) kurmaya dayalı bir kapitalist ilişkiler zinciridir. Açıklamak gerekirse, Üretici Güçler, artı-değer kazanımını sürdürüp sınıfsal ayrımı keskinleştirmek adına, sömürülen sınıfın devamlılığını sağlamak zorundadır. Ancak, bu devamlılığı sağlarken, sömürülen sınıfın toplumsal kurgular çerçevesinde hareket ettiğinin ve yönetildiğinin de farkına varmaması gerekir. Bu toplumsal kurguların en önemlileri de Althusser’in belirttiği gibi Devletin İdeolojik Aygıtları’dır. Bu DİA’ları kullanarak resmi ideolojinin yöneticisi- devlet veya bazen devlete de sahip olan Üretici Güçler- bir hegemonya kurar. Bu hegemonya insanların özgürce düşündüğünü sandığı zaman bile aslında resmi ideolojinin istediği gibi düşünmesini sağlar. Bu hegemonyayı yaratan DİA’lar çok basit olarak; okullar, medya... diye uzayıp gider.

Özel olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne baktığımız zaman, kurulan hegemonyanın bir kaç şekilde oluşturulduğu gözler önündedir. Bunlar Milliyetçilik, İslamcılık veya Kemalizm olarak kendini son günlerde göstermektedir. İlk ikisine burada değinemeyeceğim; bu yüzden asıl konumuz Kemalizm’e gelmek istiyorum. Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’in kuruluşunda ve ülkenin emperyalist güçlerden arınarak bağımsızlığa ulaşmasında tuttuğu önemli yer sayesinde, gün geçtikçe putlaştırılan bir kahraman ve buna eklemlendirilmeye çalışılan bir ideoloji vardır: Kemalizm. Kemalizm, Mustafa Kemal’in yaptığı tüm eylemleri tarihsel bağlamı dışında düşünüp günümüze uyarlamaya çalışan içi boş, hatta ideolojinin sahibi olarak gösterilen kişiye de zarar veren bir durum halindedir. Ancak Kemalizm’in kitlesel refleksi nasıl tetiklediği önemli bir noktadır.

Kemalizm bir “ideoloji” halini 1980’den sonra iyice almıştır. Darbe sonrasının “birleştirici”, tek tipleştirici tutumu sonucu; zorunlu din dersleri konmuş, bir sürü sansür uygulaması ile eğitim bilimi hem köreltilmiş, hem de tarihsel bakış ile diyalektik mantıktan yoksun bırakılmıştı. Ancak bu eylemlere, bu birleştiricilik havasına bir temel vermek zorunluluğu baş gösterdiğinde, belki resmi ideolojinin yaratıcısı, belki de en büyük kurbanı olan ordu, ulusal kahraman Atatürk’ün 60 sene önceki eylemlerini, tarihsel bakıştan yoksun eğitim ile birlikte bir güncel ideoloji haline getirmiş ve en güçlü DİA’yı bunun hizmetine vermişti: Okullar ve Üniversiteler.

Özgür düşünceden yoksun bir eğitim, özgür düşünceden yoksun bir toplum demektir, veya Marx’ın dediği gibi, kapitalist düzende, toplumsal formasyon. Üretim ilişkilerinin “sağlıklı” sürekliliği için feda edilen milyonlarca genç burada söz konusudur. Yaratılan ideolojiye gelirsek eğer; başarısı tartışmasızdır. Fakat, her ne olursa olsun, sunuluş biçimi dışında ideolojinin sunduğu içerik de önemlidir. İnsanları sokağa dökmeye, tüm toplumsal sorunu laiklik çatışmasında görmeye iten nedir? İdeolojinin milliyetçi duygulara kahramanca hitap etmesi haricinde çok önemli bir şey daha mevcuttur. O da okullarda hepimizin okuduğu şeydir. Kemalist “ideoloji” her soruna en iyi çözümü sunmaktadır, eklektik bir ideolojidir çünkü; her sorunun ayrı ayrı en iyi çözüldüğü yasalardan veya sistemlerden beslenmektedir. Kurulan yasalarının büyük bir kısmı farklı ülke yasalarına bağlıdır. Temelde milliyetçilik kavramını bile Fransız Devrimine, belki de Jakobenlerine borçludur. Bugün Lenin’in, Marx’ın heykelleri yıkılırken Atatürk heykellerinin ayakta kalmasının sebebi, ideolojinin en iyilerin bir birleşimi olmasıdır(!) Ancak, tarihsel düşünüldüğü zaman, eklektik bir ideolojinin kendini yaratamayacağı ortadadır. Bunun üzerine temelde şunu söyleyebiliriz ki Mustafa Kemal’in bir ideoloji yaratma düşüncesi yoktur. Bir teori adamı değildir, genelde başarılı bir asker ve pratik bir politikacıdır. Yarattığı şey bir ülke, bir cumhuriyet, bir devlettir. Ancak asla bir ideoloji değildir. Yarattığı şeylerin veya uyguladığı eylemlerin, doğruluğu veya yanlışlığı, savunulabilirliği veya geçerliliği, yalnızca tarihsel bir yaklaşım çerçevesinde değerlendirilebilir, tıpkı tüm siyasi olaylar veya eylemler gibi. Bu yüzden de Kemalizm ya da Atatürkçülük sadece yeniden-üretim mekanizmasının üzerini gizlemek için diyalektik olarak mevcut siyasetlerin alevlendirdiği bir sözde ideolojidir. Önce tek tipleştirme politikası olarak ordunun var ettiği, sonra da mevcut siyasetlerden dolayı ortaya çıkmış laiklik tartışmasının gündeme getirdiği ve hararetlendirdiği bir sonradan temellendirilmiş düşünceler bütünüdür. Burada belirtmekte yarar var. Bir şeyin ideoloji olmaması onun değerine bir etkide bulunmaz. Az önce de söylediğim gibi, yapılmış olan yapıldığı dönem şartları dahilinde değerlidir ve saygı uyandırır. Kemalizm’i, Mustafa Kemal’e mal etmeye çalışmak, bilimsellikten uzaktır ve sanıldığının aksine tarihsel kimliklere saygıdan çok zarar vermektedir.

MEDYANIN APOLİTİZASYON AYGITI: FUTBOL

Bir Avrupa Futbol Şampiyonasını daha geride bıraktık. Uluslararası tüm spor karşılaşmalarının ve organizasyonlarının temel hedefi olan uluslar arası dialogun geliştirilmesi, barış ve kardeşlik ortamının kaynaştırılması her zaman olduğu gibi bu sefer de gerçekleşmedi. Bunun yerine, çok uluslu şirketlerin bir reklam pazarına çevirdiği, tüm futbolcuların kendini daha iyi kulüplere pazarlamaya çalıştığı, bir spor karşılaşması uğruna bir çok insanın dayak yediği, yaralandığı, öldüğü veya özellikle ülkemizdeki maganda kültürü “sayesinde” küçük yaştaki bir çok çocuğun ve yurttaşlarımızın kurşunlara hedef olduğu bir turnuva izledik yine.

Tabi ki çok açıkça bizim gördüğümüz şey buydu. Gördüklerimiz, görmediklerimiz kadar önemli değildi. Tüm turnuva boyunca ülkemizin futbol takımı çeşitli başarılar elde etti. Gruptan çıktı, çeyrek finali geçti. Tüm bu maçları son dakika golleri ya da penaltılarla kazandı. Bu ülkede bir coşku seli yarattı. Yarattı yaratmasına ama televizyonlarımız da belki de artık izleyebileceğimiz tek şey olarak kalan – ki burası da çok tartışmalıdır-haberlerimizi de işgal etti bu coşku seli. Her kanalda defalarca aynı golleri, aynı insanların konuşmalarını, dünyanın dört bir yanındaki taraftarlarla yapılmış yüzlerce “röportajı” dinlemekten bir yerden sonra gına geldi. Yok mudur bu ülkenin başka derdi, sorunu, yok mudur son günlerde başka bir gelişme şu haberlere girebilecek kadar önemli? Tabi ki de vardı. Yaşadığımız ülkenin farkına varırsak bir saniyeliğine, haberlere girecek kadar önemli şeylerin olamayacağı bir gün olmadığını anlarız. Barış elçilerinin tecavüz edilerek öldürüldüğü, her gün gasp, cinayet ve tecavüz haberlerinin eksik olmadığı, yolsuzluk haberlerinin gündemden eksilmediği bir ülke için çok boştu bu futbol rüyası. Zaten tüm kanalların bir şekilde “tekelleşmesi” söz konusu olduğunda her şey anlaşılabilir. Futbol ulusal bir bilinç olmasa da şoven bir bilinci ayaklandırdı. Her yer kırmızı beyaza büründü, hatta yarı final maçında dini sloganlar bile atıldı. Bu “birlikteliği” kullanmayı fırsat bilen medya verdi nabza göre şerbeti. İnsanları kısa bir süre bile olsa her şeyden çok uzakta tutmanın yolunu bulmuştu. Tuzla grevinden bahsedecek, Tekel’in British-American Tobacco’ya satıldığını söyleyecek, sendikalaştığı için işten çıkarılan Yörsan işçilerinin zaferini anlatacak değildi ya. AKP’nin kapatılma davası üzerine konuşulacak, Fetullah Gülen’in beraatinden bahsedilecek değildi bu medyada. Çünkü medya haber yapmıyordu. Çünkü medya devletin, kendisiyle halk arasına çekeceği perdenin anahtarını tutmaktaydı. Medya, bunun yolunu daha önceden bulmuştu. Tüm kitlenin nabzını tutmak, yer yer magazin haberciliği adını verdiği, özenme üzerine kurulu, bilinçaltına oynayan toplumsal histeri ile, yer yerse şovenist futbol yaklaşımıyla.

80 darbesinde atılan tohumların, yeşerdiği gün gibi aşikar. Kütüphanelerin kapatılıp toprak sahaların kurulduğu, sinemaların kapanıp otopark mafyasının eline düşen harabeler haline geldiği, “ya topçu ya popçu” olma imajının her 80 sonrası yetişen beyine mıh gibi kazındığı günümüzde tüm bunları görmemiz çok normal. Genel Sağlık Sigortasının kapıya dayandığı, her devlet kurumunun özelleştiği, işçinin veya çiftçinin hiç bir söz hakkı kalmadığı, laikliğin tehlike de olduğu bu ülkede bile, binlerce dolar primle oynayan bir futbol takımının ve yüz otuzaltı bin YTL aylık maaş alan teknik direktörün galibiyetine sevinebiliyorsa halkımız, bunda bir sorun vardır. Artık gerçekten milli takımımız kazandığı için mi seviniyoruz, yoksa televizyonda birileri sevinmemiz gerektiğini söylediği için mi-diğer bir deyişle, üzülmemiz gereken onca şeyi bu futbol perdesi ile bizden uzak tuttuğu(!) için mi, bilemiyorum.

(08/07/2008 tarihinde Radikal Genç ekinde "Medyanın Apolitizasyon Aygıtı" adıyla yayınlanmıştır.)