Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2009 Perşembe

DAİRE

Daha kaç defa çıkıp geleceksin ki? İnandırıcılığını bile yitirmeye başlıyorsun. Önce canlıydı zaten bebek. Şu anda sanki anneannemin saman bebeği yırtılmış da samanlarını saçıyor sağa sola. Sanki kurtuldun ve geliyorsun. Doktor orda işte atmış havluyu. Çıkacak biraz sonra yine, her zaman olduğu gibi. Özür dilerim, ya da üzgünüm gibi saçma sapan şeyler söyleyecek. Beni avutmak için falan da değil ha aslında, tamamen kendini bir nebze olsun rahat ettirebilmek için. O gece olmasa da en azından ertesindekinde rahat uyuyabilmek için. Gerçi bunu yaşadım ben, ama dur, sen neden bunu bana tekrar tekrar yaşatıyorsun. Bak, genelde bir ormanda oluyorduk. Sen, ben ve doktor, bazen de bebek (bazen diyorum çünkü şu an elinde olan açıklayamadığım samansı maddeye bebek dememi bekleme benden). Artık o muazzam ağaçlarla bezeli mekanı bana tasvir bile edemiyorsun, belki de ben tasavvur etmekteki acizliğimi bu görmekten bıktığım hayal, rüya -veya her nasıl adlandırmaktan hoşlanıyorsan ondan olsun- içinde sergiliyorum. Dur, daha dur, orman demiştik. Şimdi, hatırlarsan ben bir kere eşeklik edip atmıştım sigaramı camdan dışarı, arabayla seyahat ettiğimiz bir yaz günüydü. Ne kadar kızmıştın bana yahu. Neredeyse on yıl olacak. On yıl. Dile kolay değil mi? Gerçi senin dilin yok şu anda ve ben bunu bırak dile getirmeyi, düşünmüş olmaktan bile iğreniyorum aslında. Ne çabuk unutuluyor bazı şeyler. Ama, unutmak değil bu, bugün de hep yanlış kullanıyorum sözcükleri, edebiyat kısmı bir yana dursun. Sanırım, alkolün etkisi olmalı – gerçi azalıyor yavaş yavaş. Ne diyordum, hah, unutmak değil bu. Alışmak, kabullenmenin en üst seviyesi. Alıştım. Sen bir ölüsün. Bak, nasıl da kolay söyleyebiliyorum. Ancak, bu demek olmuyor ki halimden de çok memnunum. Şu an alkolün getirdiği ve üzerime konuşlandırdığı bir rahatlık var, genişlik aldı başını gidiyor yani. Baksana ya neler diyorum? Hem de dediklerimin saçma sapan olduğunun, bana yakışmayan şeyler olduğunun farkında olarak, ayılınca kendimden nefret edeceğimi bilerek konuşuyorum, kendimi bu zırvaları dile getirmekten alıkoyamıyorum. Dur, bir ucundan tutamadım konunun. Oradan oraya, sonra bambaşka başka bir yere. O da ne demekse.

Açık açık konuşalım mı bugün? Belki de ilk kez üstü kapalı olmayan bir şekilde. Kelimeleri ve anlamlarını, ortak bilgi dağarcığımız çerçevesinde konuşup, üzerine konuşulmayan hakkında da susarak başlayabiliriz işe. Ya da ben. Bak, öncelikle sen yoksun. Bu bir rüya. İmgelemimde yarattığım, hep de alkolün etkisiyle, bir görüntü. Aman Tanrım, ne kadar ciddi cümleler kuruyorum. Şuna bak. Güleyim bari. Seni kafamda uyduruyorum. Konuşmuyorsun ki. Kafamda bile konuşmuyorsun, ki gerçekte istesen de yapamazsın. Neden peki, rüyalarıma her seferinde girip sesini bile çıkarmıyorsun? Hiç doğmamış bebeğin kucağında yanıma gelmeye çalışıyorsun her seferinde. Senin gelmeni bekledim hep o gecede. Bi aşağı bi yukarı. Şimdi ise orda öylece duruyorsun gelmeye çalışıyorsun doktor hayır olamaz doktor gelecek doktor neden ama doktor saçmalıyorum doktor n’olur o yüz ifadesini takınma iğrenç herif üzgün değilsin çünkü hep birileri var ölen yanında senin yüzünden her şey ama üzülemezsin doktor yaşayacak değil mi?

Çöl, iyi bir seçim. Tunusu zaten sevmez miydin? Hayatım boyunca seni götürmek istediğim yer. Belki de balayında gitmeliydik. Ancak, o zaman öyle bir sevdan yoktu diye hatırlıyorum. Zaten, Tunus sevdası ne ki? Değil mi? Sinop’a da aynı derece de bayılmıştın sen zaten. Ama, yavrum, beni böyle kendi kendime saçmalarken görsen, doktoru açıklarken görsen öyle gülerdin ki. Kendime hakim olamıyorum, istediğim gibi değil tahmin edersin. Hep kendime hakim olmak istedim. Bunu başaramadım, ancak, aynı açgözlülüğü senin üzerinde denedim. Sana hakim olmayı denedim. Seni Sinop’a götürdüm. Hiç sevmemiştin değil mi? Asla bilemeyeceğim işte. Belki kendimi tekrarlıyorumdur ama, saçmaladığımı söylemiş miydim? Bu arada aslında hiç bir olay yaşanmıyor şu tüm konuşmalarım boyunca biliyor musun? Sen bana gelmeye çalışıyorsun, doktor ise çökmüş o kadar. Bense kurtuluşu içkide arayan tipik bir ademoğlu işte. Ne beklersin ki onlardan? Kurtuluşunu kimyasallarda arayan, her şeyi geciktirerek mutlu olacağını düşünen yaratık. Sen de öyleydin. Ben de öyleyim. Ama daha cesurdun, daha olgundun. Kabullenmiştin. Ben ise kabullenmekteyim. Koca on yılda yalnız bir tiyatro oyunu yazabildim. İşte oynuyorum her gece. Diyaloglar doğaçlama biraz; bu kadar uzun soluklu bir oyuna her gece gelen izleyicilerim var, tabii ki onlar sıkılmasınlar diye yapılmış bir şey bu. İroni, her zaman arkasına sığındığım şey bu. Alay, ince alay, hep kullanırdım ama sen sessiz olmamı tercih ederdin. Ben de. Ama sığınağım o benim, küçük sığınağım. Oya oya genişlettiğim kaçış bölgem. Hala da öyle.

Gözlerim kapanıyor yavaş yavaş. Alkolün etkisinin neredeyse en az olduğu noktalardan birinde uykunun etkisi karışıyor bu kez vücuduma. Bayılmak üzereyken başımı çarpmamak için masaya dayanıyorum ve artık rahatım. Kadehim yarım hala sanırım. Yarın sabah devam ederim. Isınır birazcık sadece.

Gözlerimi açtığımda, yaşamdan daha ağır gelmişti göz kapaklarım. Süreklilik göz için önemli bir şeydir olmasına ama arada o bütünlüğü göz kapakları bozar. Ben hep aynı şeyleri gün üstüne gün yaşayan bir insandım. Hayatım asla değişmedi. Üç yaşımdan beri. O zamanlar bir oyuncağım vardı. Geometrik şekilleri kalıplarına sokmaya çalıştığım bir oyuncak. Kabul etmek gerekirse asla üçgeni zorlayıp da dairenin içinden geçirmeyi denediğimi sanmıyorum. Hayatımın da o oyundan bir farkı yoktu, bundan da eminim. Umarım, senin hayatını o plastik oyuncak gibi oynamamışımdır. İşte her gün bu sorunun cevabını aramaktan kaçmak için başvuruyorum içkiye.

Kıyamet Öyküleri #4 - Kıyamet

Dünyanın sonunun geleceğini hiç düşünmemiştim. Keza düşünseydim de, yapacak bir şey yoktu. Bunu değiştirmeye gücüm mü yetecekti sanki. Yahut, hayatımı bambaşka mı yaşayacaktım. Dünyanın sonu geldi diye kıyameti koparmanın lüzumu yok. O saat geldiğinde, normal bir günün o saatinde ne yapıyorsam onu yapacağım.

Kıyamet Öyküleri #3 - Değişim

Ankara’da yaşadığım günlerden dolayı bazen bana Ankara’yı soruyorlardı. Özellikle okuldayken arkadaşlarım. Ben çocukken Ankara özel bir yerdi, bir başkent. Bir kültür, sanat başkenti; siyasi yönünden ayrı olarak. Ancak ben okuldayken tüm arkadaşlarım Kocaeli dışında hiçbir yeri görmedikleri için ben nereden geliyor olsam da aynı ilgiyi yönelteceklerdi eminim ki. Onların sorularını cevaplarken Ankara’yı düşünür kendimi ağlamamak için zor tutardım. Ankara bana göre iki tip caddeleri olan bir kentti. Birincisi eş caddelerdi. Bu eş caddelerin her yeri yaklaşık eşit aynı yüksekliğe sahipti. Bu caddelerde gelir dağılımı dengesizlik göstermezdi. Mağazaların fiyatları aynıydı, yemek yeme yerleri aynı lükslüğe sahipti. Diğerleri ise değişim caddeleriydi. Bunlar yukarıdan aşağı doğru giderdi ve diğer caddeleri dik keserdi. Bu caddelerde önce lüks bir restaurant sonra da hırdavatçı görebilirdiniz. Bu caddelerden geçerken hep kendimi farklı bir yerlere gider gibi hissederdim. İnsanların konuşmaları, evlerin şekilleri, her şey değişirdi yol boyunca. Küçük bir çocuk için enteresan tespitler gibi gelse de şu anda, haksız da gelmiyor bana. Ankara’nın hep daha lüks ve zengin olan yukarısı ve hep daha karışık, keşmekeş, daha basit olan aşağısını birleştiren caddelerdi bunlar ve ben bunu ufacık bir çocukken anlayabiliyordum. Bir değişim vardı o caddelerde, o yaşta henüz hissedemeyeceğim ama zamanı gerince öğreneceğim, büyük bir değişim.

Ailemle parklara gittiğimizi anlatırdım, aldığım küçük dantelli elbiseleri; onları giyip gittiğim bale gösterilerini. Bir sürü hayvanı gördüğüm hayvanat bahçelerini ve yalnızca penguenlerin bulunduğu yemekli, müzikli toplantıları. Hepsini anlatırdım ve arkadaşlarım bana hayran hayran bakardı. Okuldan eve dönünce halam okulun nasl geçtiğini sorardı, sanki aynı meraka o da sahipmişçesine tekrar bir de halama anlatırdım Ankara’yı. Halam beni çok severdi; annem kadar, babam kadar. Saçlarımı tarardı, her gün iki defa. En sevdiğim börekten yapardı her hafta. Halam çok severdi beni. Beni Kocaeli’deki ufak parklara götürürdü ama tozlu havadan her yerim kararırdı sanki orada. Ankara gibi olamazdı Kocaeli. Ankara’da annem vardı, baleyi bana önce o öğretmişti. Çok güzel kadındı annem. Babam da şanslı bir adam. O penguenlerin arasında hemen belli ederdi kendisini. Yakışıklıydı da. Ben de böyle bir çiftin güzel kızlarıydım. Bu arada babam penguence bilirdi. Çünkü, ne zaman o kıyafetlerini geçirse üzerine, yemekli-müzikli o toplantılarda anlamadığım kelimelerle konuşurdu. Ben de penguence zannederdim işte. Bu arada o yaşıma kadar gerçek penguen hiç görmemiştim. Bakmayın, şimdi de görmüş değilim ya. Ben de babamın ufak pengueniydim, ufak baleriniydim. Babam beni çok severdi; halam da severdi ancak, babam gibi değil.

Güzel evimizin bahçesinden çıkardık, havanın mis gibi olduğu, manolya koktuğu günlerde. Sıcacık güneşin yakmadığı saatlerde kendimizi dut ağaçlarıyla bezeli sokağa atardık. Bazen yakındaki havuzlu parka giderdik. Bazen de mavi otomobilimize atlar o değişim caddelerini aşındırırdık. Ben eş caddelerden nefret ederdim. Evde oturmak hep daha güzel gelirdi. Eş caddelerde gitmenin bir alemi yoktu ki! Değişim caddelerinde ise Ankara olurdum. Bambaşka yerler görmüş, çok gezmiş gibi hissederdim. Daha önce de dediğim gibi, değişim beni böyle bir caddede buldu.

Bir gün bir gazetede garip bıyıklı bir adam resmi gördüm. Daha okumayı sökememiştim, ama resme bakıp çok güldüğümü hatılıyorum. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra sanki gülmemi Tanrı kendine yedirememişçesine ağlattı beni. Bazen babamı günlerce görmüyordum. Annem hep endişeliydi. Evimizie kara perdeler çektiğimiz oluyordu. Nedenini anlamıyordum. Babam evdeyken bile, sakalları uzun üzerinde uygunsuz kıyafetler varken bile, ahizeyi çenesine dayayıp penguence endişeli konuşuyor sonra anneme Türkçesini açıklıyor, zaten kalbi zayıf anneciğimi daha çok yorup, üzüyordu. Bir süre sonra babama kızmaya başlamıştım. Çünkü sanki annem onun yüzünden üzülüyor, ağlıyordu. Ama o hiç babama kızgın gibi değildi. Tanrı’ya kızamadığım için, beni gülmeye sevk eden o garip bıyıklı adama çok kızdım; sanki tüm bunların sorumlusu oymuşçasına.

Tüm bu olaylar üstüste olduktan sonra, babamın uçtuğunu söylediler bana. Ben ilk başta anlamadım. Babam başka bir yere uçmuştu. Korktum ilk başta bundan çok. Bazen ölen insanların uçtuğunu söylerlerdi. O ufak aklımla babamın öldüğünü sandım. Ama öyle olmadığını, başka bir ülkeye uçtuğunu söylediler. O zaman da aklım tam ermedi ama bir binada gördüğüm resim yardımı ile bana uçağı anlattılar. Onu ben daha önce havada görmüştüm ki, hayvanat bahçesindeydik o sırada hem de. Annem bu aralar bana sık sık sarılıp öpüyor, başımı okşuyor ve benim ne kadar akıllı, ne kadar güzel bir kız olduğumu tekrarlayıp duruyordu. Yakın bir zamanda babam geldi. Çok sevinmiştim. Onun yüzü bembeyazdı, sakalları kim bilir kaç günlüktü ama gözleri yine kopkoyu kahverengiydi. Ona sarılışımı hala hatırlıyorum. Ancak o günün benim için değişimin başlangıcı olacağını nereden bileyim.

Bir gün halam bize geldi. Annem ve babamın bir işleri olduğundan bahsetti. Onlar bir yere gideceklerdi, gitmeleri gerekiyordu. Bu akşam bana halam bakacaktı. Halam da yaptığı manzara resimlerini sergilemek için Ankara’da bulunuyordu. Bunu fırsat bilip benimle de dostluğunu pekiştirmeye niyetliydi. Bana o gece çok fazla anlamsız şey anlattı bunu hatırlıyorum. Kötü bir kaç adamdan, bir kaç yabancıdan bahsetti. Sonra onların kötülük yaptığı adamlardan bahsetti. Anlamamıştım ama sonra babamı övmeye başladı. Onun bir kahraman olduğunu falan anlattı bana. Ne vardı yani benim babam elbette bir kahramandı, neymiş bilmem ne kaç kişiyi kurtarmış diyordu halam. Tabii ki kurtaracaktı o benim babamdı ya. Ben de pek dinlemiyordum halamı ya neyse. Saçmalıyordu işte kendince. Zaten halam hep saçmalar gibi gelirdi bana, küçücükken bile.

Halam birşeyler anlatırken kapının çalınışını hatırlıyorum. Sonra genç bir çocuğun bir şeyler diyişini pervazdan gizlice izlemiştim. Halam kapıyı kapatmış, birden dizlerinin bağı çözülmüş, yere yuvarlanmıştı. Ben koşup yanına gitmiş, ağlamaya başlamıştım. Sonra da o ağlamaya başlamıştı. Ben ağlayarak uyuya kalmışım. Sonra halam beni yatağıma yatırmış, üstümü örtmüş. Daha sonra komşulardan birinden rica etmiş başımda durmasını. Üzerine bir şey geçirdiği gibi hastaneye koşmuş. Babam zaten kazada ölmüşmüş, annem ise halam ordayken göçmüş. Halam iki cesedi de teşhis etmiş. Ağlayarak tabii. Sonradan anlatmışlar halama da. Arabayla gidiyorlarmış ikisi, yukarıdan aşağı, eğimli bir yolda. Arabanın büyük ihtimalle freni patlamış, arabanın kontrolünü kaybetmişler. Yolun kenarına çarpmışlar. Babam orda arabadan fırlamış, annem ise arabanın içinde bir yerlere çarpmış. Sanıyorlarmış ki babam hemen orda son nefesini vermiş. Annemi ise getirdiklerinde müdahale için pek zaman yokmuş. O da kısa bir süre sonra veda etmiş işte hayata. Bunu bana halam bir süre anlatmadı. Beni Kocaeli’ye getirdi. Annemle babam nerede dediğimde ise, onlar uçtu diyordu hep. Ben de bir kere endişelendim ya boşuna, bir daha da endişelenmiyordum bu cevaba işte.

Kıyamet Öyküleri #2 - Keman

Çatı katından gelen müzik sustuğu zaman ben de mutlu olacağım.

Kırk iki yaşını doldurdum ve aklımı kaybetmek üzereyim. Fakültenin en genç profesörü benim. Şu son günlere kadar belki de konumda ülkenin en iyi uzmanı olma yolunda çok şey vaat ediyordum. Hocalarımın tebriklerini asla unutamıyorum. Son konferansta sunduğum tez neredeyse olay yaratmıştı. Hayatımda kendimi işim kadar çok verdiğim tek bir şey vardı ki o da karımdı. Karımdı diyorum ya bakmayın, karım. Hemen tüm sırlarımı vermemek için size herşeyi en baştan anlatmalıyım. Yirmiiki sene önce tanıştım ileride karım olacak kadınla. İnanılmaz bir seks hayatımız vardı başta ve daha sonrasında ona aşık olduğumu farkettim. Ben buna onları açtığımda ikimizde on dokuz yaşındaydık ve benimle alay edişini hala hatırlarım. Bunları düşünmek için daha erken olduğunu söylemişti. Haklıydı da. Fakat tüm bu söylediklerinden sonra gözleri yaşarmış, başımı okşamış ve omzuma yatmıştı. O anda anlamıştım ki o da bana aşıktı. Günler çok iyi geçiyordu. İkimizde derslerimizde iyiydik, herkesin kıskandığı bir çifttik ve birbirimizi mutlu etmeyi biliyorduk gerçekten de. Haftada bir gittiğimiz lunaparkta her zaman dönme dolaba biner ve şehrin neresine gideceğimizi bakarak karar verirdik.

Bir gün yine dönme dolaba bindik ve bana uzakta bir ormanı gösterdi. Orası bir piknik alanıydı. Daha önceden duymuştum, ama gitmemiştim. Seve seve kabul ettim. Piknik alanına gittikten sonra onun mutlu halini görüp tekrar düşündüm. Ona evlenme teklifi ettim. O da kabul etti. Ancak, okulu bitirdikten sonra. Teklifimi sürekli erteledi. Ona üç yıl boyunca sordum, ama o erteledi. Ne zaman ki mezun olduk, o zaman aldım evet cevabını. Sonrasında da evlendik işte.

Ben oldukça az kazanıyordum. O ise seramikle uğraşıyordu. Onun getirisi ise nerdeyse yoktu. Ancak hiç bir şey diyemiyordum. Ondan bir iş bulmasını isteyecek halim yoktu. Çünkü onun işi buydu gerçekten: seramik. Bu işte gerçek bir kabiliyeti vardı, fakat bu işten kazanç sağlamanın bir yolu yoktu. Ayrıca mutluyduk, çok paraya ihtiyacımız olduğunu kim söylemişti ki. Daha sonra paraya ihtiyacımız olacağını düşündük. Çünkü çocuk sahibi olacaktık. O hamileydi ve, Tanrım, onu hiç bu kadar mutlu, bu kadar güzel gördüğümü hatırlayamıyordum. Bir daha da görmedim zaten.

Size her şeyi hızlıca özetlemem gerekirse, çocuğumuz ölü doğdu. Bunun üzerine doktor operasyon süresinde ortaya çıkan bir sorundan ötürü eşimin bir daha hamile kalamayacağını söyledi. Bu şoklar üstüste gelmişti. Bunun üstesinden gelmek benim görevimdi, bir şeyler yapmalı ve onu tekrar eskisi gibi mutlu- ve güzel- görmeliydim. Bir fikrim vardı ama ona açıklamam için daha zaman vardı.

Bu sırada akademik kariyerimin zirvesine oynuyordum. Doçentlik sınavını da geçmiştim. Yaptığım son çalışmaları kitaplaştırmam için teklif dahi almıştım. Fakat yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Karım benimle doğru düzgün konuşmuyordu bile. Asla gülümsemiyor. Ne seramik ne de benzeri şeylerle uğraşıyordu. Artık bir geçim sıkıntımız da yoktu, ancak o hiç bir şey yapmak istemiyordu. Sadece oturuyor, bazı bazı aklına geldikçe Özdemir Asaf’tan şiirler okuyordu. Ona hava değişikliğinin iyi geleceğini düşünerek, akademiden kitabım üzerine çalışmak için yıllık iznim ile ayrıldım. Şehrin dışında yayınevinin sağladığı iki katlı bir eve, minimum eşya ile taşındık. Ben ise uzun süredir tasarladığım fikrimi hayata geçirdim. Küçük bir köpek yavrusu alacaktım.

Köpeği eve getirdiğimde ilk önce şaşırdığına yemin edebilirim. Gerçekten yüzü değişti, handiyse gülümsediğini bile iddia edebilirim. Ama bu hakikaten kısa bir süreydi. Sonra köpekle ilgilenmedi bile. Köpek yavrusu ise onun etrafında fır dönmeye, taklalar atmaya başlamıştı. Ama karımdan hiç bir tepki alamıyordu. Köpeği sevdiğini, onun eve geldiğine sevindiğini söylüyordu sorduğumda ama suratsız bir cevaba ne kadar inanılabilir ki.

Şu andaki hayatımın başlangıcı sayılabilecek olay benim evden ayrıldığım ilk gün cereyan etti. Ufak bir iş için fakülteye gitmem gerekmişti. Arabaya atladım ve okuluma döndüm. İşlerimi hallettikten sonra eve geri döndüm. Kapıyı çaldım, ancak açan olmadı. Daha sonra anahtarımla açıp içeri girdim. Etrafta biraz dolaştım, karıma ve küçük yavruya seslendiysem de hiç bir cevap alamadım. Mutfağa seyirttim ve o iğrenç manzara ile karşılaştım. Küçük köpek yavrusunun cansız bedeni kanlar içinde yatıyordu. Göğsüne saplı bir mutfak bıçağıyla hem de. Ne yapacağımı bilemedim orada. Gerçekten de ağladım. Gözlerimden akan yaşları engelleyemiyordum. Hemen yukarı yatak odamıza koştum. Kapı kiltiliydi. Kapıya vurdum, seslendim ama hiç bir sonuç çıkmadı. En sonunda omuz atarak kırdım kapıyı. İçeride yatağa oturmuş duruyordu. Dışarısını izliyordu. Gözleri yaşlıydı. Ona ne yaptığını sordum, köpeği sordum. İtekledim onu, hatta vurdum. Ama hiç bir cevap, hiç bir ses çıkmadı ondan.

Aradan 6-7 sene geçti. Önce onu tedavi ettirmeye çalıştım. Hastaneye yatırmayı bile düşündüm. Ama ailesi buna yanaşmıyordu ben de teklif edemedim. Doktorlar şehir dışındaki eve temelli taşınmamızı önerdi. İlaç tedavisi verdiler. Bir kısmı bilerek konuşmamayı seçtiğini düşündüler. Bir kısmı ise şok tedavisi gereklidir dediler. Biz ilaç tedavisine devam ettik. Bir yerden sonra her şeyimle işime yöneldim. Onunla da odaları ayırdık. Ona çatıda çok güzel bir oda yaptırdım. Ailesi geldiğinde de göstermelik yanıma alıyordum. İşim dışında birşeyle uğraşmıyordum ama hala gençtim. Karımdan almam gereken şeyleri alamamıştım. Bu yüzden ufak tefek tek gecelik şeyler yaşadım oldukça. Ama onları daha ileri götürmüyordum. Sadece fiziksel. Zaten bunları ileri seviyeye taşımam akademik kariyerimi de baltalayabilirdi.

Tüm bu süreç boyunca ailesi seferber oldu. Arada babasını kaybettiler. Ama hiç sesi çıkmadı yine. Abisi yılda bir veya iki defa ziyaretine gelirdi. Çiçek alıp getirir, yarım saat oturur giderdi. Ama annesi neredeyse her gün yanındaydı. Ondan bir tepki almak için her şeyi deniyordu. Bundan bir kaç hafta önce yemek yerken zilim çaldı. Kapıyı açtığımda gelenin yine annesi olduğunu gördüm. Şaşırmadım elbet. Ama elinde bir kutu vardı, bir enstrüman kutusu. Annesi bunun karımın çocukken çaldığı keman olduğunu söyledi. Dört yaşından oniki yaşına kadar eğitimini almıştı. Sonra ise bırakmıştı birden ve kendini resime vermişti. Ailesinin ısrarlarına rağmen bir daha asla kemanı eline almamıştı. Nedenini kimse bilmiyordu. Annesi son kozlarını oynuyordu. Lanetler olsun ki bu kozu işe yaradı. Kemanı görür görmez karım elinden kaptı annesinin ve çalmaya başladı. Fakat ne çalma. Gerçekten bir kaç hatayla da olsa Handel, Vivaldi ne varsa çalıyordu. İnanılmazdı. O an için öyle düşünmüştüm tabi. Şimdi ise delirmek üzereyim günde onaltı, onsekiz belki yirmi saat çalıyor veya belki de sadece ben evdeyken çalıyor. Bilemiyorum. Günlerdir doğru düzgün uyuyamıyorum. Ne bir şey okuyabiliyor ne de yazabiliyorum. İlk başta bunun bir iyileşme belirtisi olduğunu düşünüp sevinmiştim doktorlar ise bunun zihinle değil omurilikle ilgili bir refleks durumu olduğunu düşünüyor. Bir gün denemek için bir kaç nota kitabı alıp çatıdaki odasına koydum. Asla onları çalmadı hep aynı şeyler, hep aynı şeyler. Doktorlar büyük ihtimalle haklıydı. Artık ben de çıldıracağım sanırım. Belki de benden öç alıyor diye düşünmeden edemiyorum ama benim yerimde hangi erkek olsa aynı şeyleri yapardı gibi geliyor. Onu sevdim ben hala da seviyorum fakat bilemiyorum. Böyle yaşamaya devam edemem. Elinden kemanı da alamıyorum. İçim elvermiyor. Fakat bir gün vicdanıma karşı galip gelirsem bir çılgınlık anında ya kemanını parçalayacağım ya da onu öldürüvereceğim. Gerçi...ne farkeder ki.

Kıyamet Öyküleri #1 - Bir Devrin Sonu

“Doğduğumuz çağın insanı değiliz. Biz, burdaki bir kaç insan ve şu anda buna benzer bir şekilde, bu kokuşmuş şehirin farklı köşelerinde, düşünen diğerleri.”dedi. Elinde duran hapı ağzına attı ve suya ihtiyaç bile duymadan yutuverdi. Kendini gerisin geriye kanepeye attı ve tavanı izlemeye başladı. Melis ise elinde bir şişe ne olduğunu bilmediği içki, şaşkınlıkla olan biteni izliyordu. Kimsenin, ki buna kendisi de dahildi, tüm bu olanlara böyle tepkisizce yaklaşıyor olmasını anlayamıyordu. Ben ise, bunun bir gün olacağını bilen biriydim; çağımın adamı değildim belki de dediği gibi. Fakat, çağımın farkındaydım.

Bir saniyeliğine zaman durdu ve içeriden bir cam kırılma sesi geldi. Hemen içeri koştum. Cam paramparça olmuştu. Aşağı baktığımda Mehmet’in kendini aşağı attığını gördüm. Asfalta öylece düşmüş ve parçalanmıştı. Ancak bu tabloyu korkunçluktan uzaklaştıran bir manzara vardı çevrede. Böyle bir tabloyu yalnızca Bruegel’de görebiliriz sanırdım. İnsanlar sağa sola koşturuyor, arabalar sanki son gün ışığını görmek istercesine çılgınca doğuya hızlanıyordu. Şehrin bir köşesinden patlama sesleri geliyor, her yeri cam kırıkları kaplıyor. Sokaklarda kendini, başkalarını, çocuklarını vuran insanlar var. Bazı direklerin başında son orgazmlarını yaşamak için kendilerini adrenalin ve feromon ile uyuşturanlar veya şu anda kendini kanepeye bırakmış tek dostum gibi farklı yollarla bunu yapanlar. Bu korkutucu tablonun beni korkutmaması çok olasıydı çünkü, her idam mahkumu farklı tepkiler verirdi. Kimi kararlı, kimi kabullenmiş. Kimi de çıldırırdı. Şu anda yüzlerce evde kendini bir odaya kapatmış, Kur’an, İncil veya Eski Ahit’ten alıntılar yapan bir dolu insan vardı.Ama bu evde değil.

İçeri döndüğümde Melis’i, “Nasıl bu hale geldik? Nasıl bu hale geldik?” diye tekrarlarken buldum. O da kendini kaybetmişti. En yakın dostum uyuşturucunun etkisinden çıkamayacaktı. Melis delirmişti. Mehmet kendini atmıştı. Melis’in kendini kaybetmesi aslında bana enteresan gelmişti. Hele ki benim çıldırmayışım ve onun çıldırışı. Sonra Melis’in konuştuğu köşede Andre’nin kırık viski şişesi saplı bedenini gördüm ve herşeyi anladım. Gerçekten de nasıl gelmiştik bu hale? Melis hayatı boyunca çevre kirliliğine karşı savaşmıştı. Çok iyi bir doktordu. Üniversitede kısa süreli de olsa bir ilişkimiz olmuştu. Benim dağınıklığıma katlanamamış ama benimle arkadaş olmayı sürdürmüştü; evime bir daha hiç gelmeyerek. Şimdiyse Andre ile nişanlıydı. Yani bir zamanlar öyleydi. Çünkü şimdi Andre ölü, o ise deliydi. Aslına bakarsanız bu çok da önemli değildi şu anda. Andre ile Moskova’da tanışmıştı. Bir konferansta. Andre, Lacan’ı çok seven bir psikiyatrdı. İntihar vakaları üzerine çok çalışmıştı ve şimdi “çalışmalarının kurbanı” olmuştu. Melis Andre’yi İzmir’e çağırmış sonra orada sevgili olmuşlardı. Andre’nin favorisi, nedense tüm yabancılar gibi İstanbul’du. Benim bir favorim yok sanırım kentler arasında. Olsa da burası olurdu muhtemelen. Melis çevre kirliliği karşısında uç eylemler düzenlemişti. Greenpeace vari, militan eylemler. Üniversitedeyken bu yüzden çok çekmişti. Ben ve en yakın dostum kadar değil elbet, veya zavallı Mehmet. Mehmet, bir sosyologdu. O kitaplara veya teorilere gömülmüş bir adam değildi. Genelevler üzerinde bir çalışma yapmıştı, asla kız arkadaşı olmadı. Çünkü kadınların bunu duyunca ondan iğrendiği, kalanların da onu artık tatmin edemediğini söylerdi. Sokak çocukları ile sanki sokakta yaşayan bir adam gibi, hatta durun, Diyojen gibi, tam altı ay yaşamıştı. Hiç bir zaman arabası olmadı. Büyük zevkleri de olmadı. Büyük derken, pahalı zevkler. Yoksa büyük zevkleri vardı. Klasik müziğe bayılırdı. Yüzmeye bir de. Her türlü su birikintisinde yüzerdi; ırmak, göl, nehir, deniz, okyanus... Mehmet büyük bir adamdı. Onu hep kendime örnek alırdım üniversitede. Benden bir yaş büyüktü yalnızca; fakat, akıl hocamdı diyebilirim. Bana bildiklerimin tümünü o öğretti gibi gelirdi okuldayken. Polisten beraber dayak yerdik hep. Ta ki o her şeyi bırakana kadar. Zeynep diye bir kızla tanışmıştı. O zaman her şeyi bıraktı. Anlayamamıştım o kızla tanıştıktan sonra yaptıklarını. Her şeyi bıraktıktan sonra kariyerini de mahvedecekti. Fakat kızı iki erkekle bastıktan sonra anladı yaptıklarını. Ondan sonra sadece kariyerine yöneldi. Ben de Mehmet’in yerine, başka birini buldum. Onun yerini layıkıyla dolduracak birini. En iyi arkadaşımdı o. Şu anda aklı başında olabilecek tek adam. Hatta eminim hala öyledir. Onunla en ön saflarda bağırıp çağırdık, dayak yedik, göz altına alındık. Bir şeyler için savaştık şu an hayatımın bu konuma geleceğini bilseydim de yapardım tüm bunları. Aslına bakarsanız buna karar vermek biraz zor çünkü bu konuma geleceğimi bilseydim eğer, bir şekilde, buna inanmazdım ki. O yüzden yaptıklarımı aynen yapardım. Çağımızın adamı değiliz işte bu yüzden. İnanmıyoruz çünkü. O ve ben. Andre veya Melis veya Mehmet de değillerdi. Değillerdi. Bilmiyorum belki de öyleydik. Ya da ne bileyim, 40 sene öncesine, 2000 sene öncesine falan, öyle bir tarihe aittik. Şimdi bunun ayırdına varmam o kadar zor ki.

İki adım attım ve nabzına baktım. Sen benim en yakın arkadaşımdın. Arkadaşımsın. Seninle son bir kez. Son bir kez daha konuşmalıyım. Bach’ı severdin. Bundan belki, veya bana hep derdin Barselona’yı bir kere olsun görmelisin. Göremedim işte. Ne yapmalıyız bu durumda? Beni bırakıp gitmen mi lazımdı? Anlatmalıydın Barselona’yı bana, son anlattığın şey bu olsa da. Seni itekliyorum işte, kaldıracağım ayıltacağım seni. Koşturuyorum içerideki odaya, sokaklar kan gölü görüyorum. Araba falan kalmamış, inanamazsın. Yerlerde debelenen insanlar var. Bunu görmeyi yüreğin kaldırmazdı değil mi? Ondan içtin o hapı, ki kalbin atıyor hala. Atıyor. Ölmedin. Öleceksin, beraber öleceğiz. Bu arada, koyu mavinin en dibinde hafiften bir açıklık var. Güneşi son bir kez daha görmeden ölmene izin veremem. Ne lazım sana, iyi bir kahve yapmalıyım belki de. Her şeyi deneyeceğim. Hiç merak etme. Her şeyi.

Kulağımda uğultunun birden kesildiğini farkettim. Bu Melis’in sesinin kesilmesiydi. Durduğu yerde bir cümleyi sürekli tekrar ediyordu. Ama artık durdu. Mutfaktan uzattım kafamı. Son sigaramı yakmış kahve pişiriyordum. Bu kadar komik bir son düşünülemez. Gözlerimi kıstım ve Melis’e baktım. Olduğu yere yığılmıştı. Ağzında köpükler vardı. Muhtemelen şu an kalbi atan iki insan vardı odada. Henüz. Kahveyi fincana doldurdum. En yakın arkadaşımın baş ucuna koydum. Sonra içeri koşup dolabın birinden el fenerini aldım. Yakıp gözlerine tuttum. Onu çılgıncasına dürtüyordum. Oturur vaziyete getirdim. Kahveyi boğazına döktüm yavaşça. Yutmasını sağladım. Nefes alıyordu. Hafif uyanma belirtileri de vardı. El fenerini gözlerine tutuyor, onu sarsıyordum. Gözleri kırpışmaya başladı. Olacaktı. Güneşi görecekti. Ona bir iki tokat attım. Anlamsız sesler çıkarıyordu. Buradan içerideki odadaki ışığın değişişini sezinleyebiliyordum. Onu ayağa kaldırdım ve omzunun altına girdim. Onu içeriye doğru sürüklemeye başladım. Çok ağırlaşmıştı. Yıllar geçmiş ve kendine bakmayı bırakmıştı. Sürüklemem giderek zorlaşıyordu. Gün ağırmaya başlıyordu neredeyse. Bunu görebiliyordum, sadece bir kaç metre ve güneşi görecektim. Birden bana her zamankinden daha ağır geldi; sadece bir saniyeliğine ve yere yığıldı. Birden dizlerimin bağının çözüldüğünü ve hareket edemediğimi farkettim. Yere, en yakın dostumun yanına yığıldım. Güneş neredeyse doğacaktı fakat çok geçti artık. Son gördüğüm şey güneş değildi ancak, güneş ışığının parçalanmış camdan yansımasıydı.

15 Mart 2008 Cumartesi

MEKTUP

Yağmurun toprağın altına nüfuz etme çabası içinde yağdığı bir geceydi yine o. Mavi yine kimlik değiştirmişti o gece. Gökyüzü karamıştı, deli yağmurun ilk habercisi bir saniyelik griliğini bize bahşedene kadar. Sonra tekrar kara, diğer şimşeğe değin. Zangır zangır yorganın altında titrediğim o nadir gecelerden biriydi ayrıca. Yanında kendi cehennemini taşıyan biri gibi üzerime eklenen her kumaş parçasını fırlatırcasına reddeden benim gibi biri için, bir yorganın – hem de anneannemin evlendiğinde kayınvalidesi tarafından hediye edilmiş, yapıldığı sene dedemin dayısının vurularak öldürüldüğü doksanüç harbi meydana gelmeden önce Makedonya’da gerçekleşen sert kışı tüm aile fertlerine rahat geçirten bu yorganın – altında titremek dikkat edilesi bir durumdu. Emindim ki, gerçekten hastaydım ve bu sefer durum ciddiydi. Bir doktora görünmek zorundaydım. Ancak, doktor korkumu yenebilmiş değildim, basit bir grip için olsa bile. Senden aldığım mektubu okumamakta direnmiştim o ana kadar; o anda ise, bu mektup aklıma bile gelmiyordu, hastalığıma şükür ki. Gözlerim kapalıydı kapalı olmasına ama tek düşündüğüm ne zaman kendime geleceğimdi. Bir an için ilk adımı atmam gerektiğini düşündüm. Gözlerimi açtım ve itiraf etmeliyim ki panikledim. Çünkü her yer karanlıktı gözlerimin bu karanlığa alışması gerçekten zaman almıştı çünkü hiç bir şimşek yardımıma koşmuyordu. O sırada mektup hala aklımda değildi. Tavanı izlemeye başladım, öncelikle gölgeler belirdi. Yatağımın baş tarafının gösterdiği cephe boyunca uzanan camdan içeri süzülen sokak lambaları bazen de araba farlarının ışıkları bu gölge oyunlarını yaratıyordu. O gölge oyunlarının izlerken birden kendimi duvarın sıvasının kalitesizliğini irdelerken buldum. Pütürlüydü duvarlar oldukça. Antika bir evde yaşıyordum, ancak ufak maaşımın karşılayabileceği sadece ama sadece buydu. Her şeyi bir yana bırakırsak, balkonu bile yoktu. Çocukluğumun çoğunu geçirdiğim evimin balkonunda futbol oynayabildiğimi göz önünde bulundurursam benim için büyük bir hayalkırıklığıydı bu ev. Ama, şehir merkezine yakın olması çok büyük bir avantaj ayrıca. Sanırım uykuya dalmadan önce düşündüğüm son şey buydu, ya da sayıklamaya dalmadan önce.

Rüyalar görüyorumdur elbette her insan gibi. Ama pek azı uyandıktan sonra halen zihnimde yer etmeyi sürdürürler. Bir kısmı kötü bir bilimkurgu filmini andırırdı eskiden. Şimdi ise daha basit rüyalar görüyorum, pek olaylı değil yani. O sayıklamalardan ayıldığımda ise aklımda yine hiçbir parçası kalmamıştı görmüş olmamın muhtemel olduğu rüyalardan. Belki de gerçekten görmemiştim. Kim bilir? Ama gözlerimi daha açmadan aklıma düşen bir şeyler vardı. Mektubun tabii ki. Mektubunu unutmuştum bir süre, şükür ki. Ancak sabah ne yazık ki hasta değildim ve kendimi onca süre uzak tuttuğum mektubundan artık ayrı kalamayacaktım. Bu yüzden kendi kendime dedim ki, madem ki okuyacağım o zaman önce bir elimi yüzümü yıkamalıyım, giyinmeliyim, çayımı içerken okumalıyım bu mektubu. Artık kaçışı yoktu, ancak uzattıkça uzatıyordum seninle arama girecek olan süreyi. Banyoya gittim. Kendime pek bakmayı sevmem aynada. Ama bir süre incelemeye mahkum ettim kendimi. Yüzüme iki avuç su çarpıp tekrar baktım. Gözlerim iyice açılmıştı. O anda çektim kendimi aynadaki aksimden. Odama dönüp üzerime geçirilecek bir kaç şey baktım her zamanki gibi. Her şey hallolmuştu. Artık çayımı koymalıyım, veya belki önce kahvaltı hazırlamalıyım ki çayı rahatça içebileyim. Ama, uzatmaya da gerek yok pek. Abartıyor olmalıyım şu anda.

Çayımı koyup, masama oturmuştum. Oradan holü izledim. Holü ve sokak kapısını. Masamın üzerindeki mektuba bakmaktan daha mantıklı gelmişti bana. Doğrusu, daha kolay. O kapıdan kaç kere geçtiğimi düşündüm, ya da kaç insanın oradan geçtiğini, ya da her bir insanın sadece o kapıdan kaç kere geçtiğini. Sonra senin kaç kere geçtiğini düşündüm. Benden az elbet. Ama benim o yandan bu yana geçiş sayım, bu yandan o yana geçiş sayımdan bir fazla işte. Seninse eşit. Mektubun zarfını yırttım. İçinden özenle katlanmış beyaz kağıdı çıkardım ve masaya koydum. Oracıkta duruyordu öyle. Zarfından çıkınca kat yerinden biraz havalanmıştı. Tek kanatlı bir güvercin gibi. Birden kapı çaldı. Bu güzel bir şeydi. Biraz daha zaman. Kapıyı açtım. İnanabiliyor musun? Gelen sendin. Boş bakışlarıma, ki onları göremiyordum ama boş olmalılar, aldırmadan içeri bir adım attın. Açık penceresinden esen rüzgarın havalandırdığı o pembe perdene bakmak için mi bilmem, mutfağa baktın. Ama yırtılmış zarfı, kanadı kalkmış mektubu gördün. Ağzımı açmaya niyetim yoktu ama sus dedin bir şey söyleme. Biliyorum dedin, boş ver mektubu dedin. Sarıldın bana. Benim de canıma minnet. Boşverdim.

27 Ocak 2008 Pazar

ALİ

Ali, yeni deri bavulunu otobüs görevlisinden alabilmek için otobüse binerken yine görevliden aldığı kâğıdı uzattı. Görevli kâğıdın üzerindeki numaraya göre bagajdan Ali’nin yeni deri bavulunu buldu ve sahibine teslim etti. Yeni uykudan uyanmış olan Ali, sağına soluna bakındı. İlk başta fark edemediği şeyi yeni yeni anlıyordu. Otobüsten indiği bu terminal farklıydı. Burayı tanımıyordu. Büyük bir terminaldi, kendi şehrininki kadar büyük. Ama asla on beş gün önce ayrıldığı yere benzemiyordu. Ancak, Ali ilk önce her şeyi gözden geçirmeyi uygun buldu. Doğru otobüse bindiğine emindim. Zaten, otobüsü karıştırmış olsa, onun yerinin asıl sahibi gelip onu uyarabilirdi; keza, otobüs doluydu. Sadece onun yanlışlıkla bindiği koltuğun boş olma ihtimali elbette ki vardı, ama bu ihtimal o kadar küçüktü ki. Bileti alırken kendi şehri yerine başka bir şehri söylemiş olması ise ihtimal dâhilinde bile değildi. Önce, doğru otobüste olduğundan emin olduğu için, erken ya da geç inmiş olabileceği aklına geldi. Ama gördüğü kadarıyla tüm otobüs boşalmıştı bu durum da erken inmiş olamazdı ama olsa olsa geç inmiş olabilirdi. Ama ineceği yer de görevli onu uyarmaz mıydı? Göz göre göre ineceği yeri kaçırmasına izin vermiş olamazlardı. Sonra, Ali, her şeyi çok büyüttüğünü düşündü. Terminalin dış görünüşü gayet tabi değişmiş olabilirdi. Bir de içine bakmayı deneyecekti. Küçük deri bavulunu kaldırdı ve içeri doğru ilerledi. Terminal’in içine bir süre göz gezdirdikten sonra orasının da tanıdık olmadığına karar verdi. Nerde olduğunu merak etmekten çok neden burada olduğunu merak ediyordu etmesine, çünkü hiçbir hata gözükmemekteydi. Birkaç tanıdığı aramaya karar verdi öncelikle. Bir telefon kulübesi bulup oradan birilerini arayacak ve yardım isteyecekti. Ama daha nerede olduğunu bile bilmiyordu ve bunu bilmeden kimse ona yardımcı olamazdı. Öncelikle bir telefon kartı almak için büfelerden birine yanaştı, hem böylece bulunduğu yer hakkında bir bilgi edinmeyi de başarabilirdi.

— Günaydın, sizin için ne yapabilirim? , dedi büfeci.
Ali telaşla cevap verdi:
- Ben telefon kartı alacaktım.
- Telefon kartı mı?
- Evet, ankesörlü telefonlar için.
- Siz jeton diyorsunuz sanırım, diye karşılık verdi büfeci az önceki garipsemesini yüzünden attı ve güldü.
Ali ne yapacağını bilemedi ve gülümsedi tedirgin bir şekilde. Büfeci alt rafa eğilip bir şeyler ararken bu fırsattan yararlanan Ali sakin olmaya çalışarak sordu:
- Terminal bayağı değişmiş görmeyeli.
Büfeci hemen dikildi ve Ali’nin önüne birkaç metal parça koydu:
—Değişmiş mi? Ne zamandır gelmiyorsunuz buralara?
— On, on beş gün oluyor.
— Nasıl olur, dedi büfeci kaşlarını kaldırarak. Burası son on beş yıldır hiç değişmedi. Karıştırıyor olmayasınız?
Ali eline aldığı metal parçaları göstererek:
- Bu jetonlar hangi makinelerde geçiyor? , diye sordu.
- Ankesörlü telefonlarda.
- Kartlara ne oldu?
- Ne kartı?
- Borcum ne kadardı? , diye sordu Ali hızla, heyecanını saklamaya çalışarak.
- İki lira.
Ali borcunu verdiği gibi fırladı hemen. Sırtından ter boşandı bir an. Ne yapacağını bilememişti. Burası onun şehri olamazdı. Ankesörlü telefonlarda jeton kullanılmayalı epey oluyordu. Bir an geçmiş gelmiş olabileceğini bile düşündü. Ama verdiği para geçmezdi bu durumda, çünkü para geleceğe ait olmuş olurdu. Bulduğu ilk ankesörlü telefona yapıştı. İlk aklına gelen arkadaşı Recep’i aramaktı.
Recebi aradı, uzun uzun çaldı telefon ancak telefona kimse cevap vermedi. Tekrar aramayı denedi ama vazgeçti. Sonra bavulunu da alıp bir yere oturmak istedi. Yaşlı bir adamın yanındaki tek boş yere oturup beklemeye başladı.
- Her şey ne de çabuk değişiveriyor değil mi? , dedi yaşlı adam.
Ali, birden şaşırdı. Ne diyeceğini bilemedi. Kendisi gibi olanların farkında olan biri mi vardı acaba?
- Nasıl yani? , diye sordu bozuntuya vermemeye çalışarak.
— Şöyle, diye devam etti yaşlı adam. Eskiden ben her yere yürürdüm, asla yorulmazdım. Ağır şeyleri kaldırabilir, kızların arkasından dönüp dönüp bakardım.
— Anlıyorum, dedi Ali beklediğini bulamamıştı.
— Demek istediğim, her şey değişir evlat. Her şey.
Ali gözlerini adama dikti. Söylemek istediği çok şey var gibiydi. Ama Ali üzerine gitmeyi hiç düşünmüyordu. Ali ayağa fırladı yaşlı adama selam vermeyi unutup telefon kulübesine koştu. Hemen koşarken şıngırdayan metallerin olduğu cebine elini daldırıp telefon kulübesi için bir jeton aldı ve bir numara çevirdi.
- Alo, kiminle görüşüyorum?
- Ben, Sevgi. Buyurun?
- Merhaba , Sevgi. Ben… şey… ben, Ali.
- Ali? Sen, nerdesin?
- Şey, birazdan sizin oralarda olacağım da. Belki görüşürüz?
- Hmm, bir yarım saat sonra hazır olabilirim yalnızca.
- Bence uygun. Pastanenin önünde?
- Pastanenin önünde.
Ali, telefonu kapattı. Terminale geldiğinden beri ilk kez gülmüştü. Ama aslında en son ne zaman güldüğünü o da hatırlamıyordu. Hemen bir taksi bulmak için terminalin dışına koştu.

25 Ocak 2008 Cuma

MUSTAFA

Mustafa o gün geldiğinde evi her zamankinden daha sessiz buldu. Banyoya gelip işini hallettikten sonra, arkadaşının odasına gidip ona bir merhaba demek istedi. Önce adını seslendi, cevap gelmesini beklemeden kapıyı tıklatıp içeri girdi. İçeride gördüğü manzaraya bir an için şaşırdı Mustafa. Çünkü yatağın üzerinde bir sürü boş ilaç kutusunun arasında donuk gözlerle ev arkadaşı yatıyordu. Ağzının kenarında beyaz bir sıvı yanağına doğru akmış ve orada kuruyup yer etmişti. Mustafa bir anlık heyecanla gidip arkadaşının nabzını kontrol etti. Herhangi bir hareket yoktu. Vücudu soğumaya yüz tutmuştu. O anda Mustafa’nın tüm heyecanı ve şaşkınlığı yok oldu. Yatağın karşısındaki döner koltuğa bırakıverdi kendini. “Yaşadığı hayattan ve olduğu kişi olmaktan hiçbir zevk almayan birinin intiharına neden şaşmalı?” diye düşündü kendi kendine. O anda aklına arkadaşına doğum gününde hediye ettiği viski geldi. Dolabında olmalıydı. Önce çalışma masasının alt dolabını açtı. Orada sadece tomarlarca kağıt vardı, bir iki tane de sahaf kokulu sararmış kitap. Sonra elini üst dolaba uzattı. Orada hediyesi olan viskiyi buldu. Kutusunun dışında duruyordu kutusu da dolapta olmasına karşın. Dibinde çok az kalmış olan viskiyi eline aldı ve az önceki yerine hemen yerleşti. Ne yapması gerektiğini düşünmedi o anda sadece içkiyi içmek istedi. Viski şişesinin kapağını açıp koca bir yudum aldı. O meşe tadı boğazından midesine giden tüm yola işlemişti. “Evet,”dedi kendi kendine. ”Evet, şaşıracak bir şey yok elbet. Olsa olsa paniklenebilir, o da huyum değildir.” Viskinin son kalan parçasını da içti ve yerine koydu tekrar. Sonra ellerin ve yüzünü yıkama ihtiyacı duyup tekrar banyoya gitti. Banyoda üstündekileri çıkarıp bir kenara attı. Sonra odasına gidip, üzerine temiz birşeyler giydi. Sonra bir anda bir şeylerin eksik olduğu duygusuna kapıldı. Ortada bir intihar vardı, tamam, bu açıktı. Arkadaşı orada öylecene yatıyordu. Ama en azından ona, ya da ne bileyim, ailesine bir notu yok muydu? Olmalıydı, ama Mustafa o notu aramamıştı ki, dikkat bile etmemişti arkadaşının yattığı yere. Hemen ölünün bulunduğu odaya koştu. Arkadaşının yatağının sağına ve soluna baktı. Aradığı ordaydı, arkadaşının kolunun altında bir mektup zarfı vardı. Zarfın üzerinde hiç bir yazı yoktu, kime olduğunu anlamamızı sağlayan bir ibare de yoktu. Mustafa bunun herkes için, ama en çok da kendisi için yazılmış bir şey olacağını düşündü. Hem eğer başka birine yazıldıysa ve bunu mektubun içeriğini görmeden nasıl bilebilrdi ve o kişiye mektubu nasıl ulaştırabilirdi ki? Mustafa burdan aldığı cesaret ile mektubu açtı ve okumaya başladı:

“Sevgili İnsanlar,

Bu mektup eminim ki hiçbirinize, özellikle en yakınımdaki insanlar olan
annem, babam, eski sevgilim Özlem ve ev arkadaşım Mustafa için, hiç
bir şey ifade etmeyecektir. Sanıyorum ki bu mektubu ilk sen bulacaksın
Mustafa ve biliyorum ki – sanmıyorum, biliyorum – açıp merakla oku-
maya başlayacaksın. Ailesine mi versem acaba diye bir saniye bile dü-
şünmeyeceksin. Meraklanma, seni birşey için suçlamıyorum. Aksine
bu özelliğin şu anda benim oldukça işime yarıyor. İlk olarak sana bir
görev vermek istiyorum. Eğer kabul edersen. Bu mektubu okuduktan
sonra Özlem’e götür. Sonra, anneme ve babama, teker teke okusunlar.

O zaman gelelim saadete Mustafa. Neden öldürdüm kendimi merak
ediyorsundur? Aslında etmiyorsundur da yine de bir nedene ihtiyaç duy-
mak istersen diye açıklıyorum. İntihar sebeplerimi siz bu dört kişiye da-
yandırarak aktarmak çok güzel olacak. Yalnız, ne olur, kendinizi suçlamayın.
Yalnızca bir prototipsin şu değerlendirme çerçevesinde. Gelgelelim, birinci
sebebim sensin Mustafa. Evet, sen. Darılmaca gücenmece yok. Peki neden
sen? Tahmin edemezsin, etmemelisin de zaten. Şöyle açıklayayım. Umut-
suzluğumun ilk başta sebebi sensini. Çünkü her eve geç geldiğinde yanında
birilerini getiriyordun. O birileri de birilerini getiriyordu. Uyuyamıyordum.
Uykum olmasa bile, uyumak istiyordum. Sonra lanet olsun, uyuyamıyordum.
Çünkü, arkadaşlarının yaptıkları beni ilgilendirmiyordu. Yalnızlığa mahkum
olduğumu bana defalarca hatırlatmak zorundaydılar onlar. Yalnız değiller-
di. Asla sorgulamıyorlardı çünkü. Onların hayatları farklıydı benden. Ancak,
daha binlercesiyle aynıydı. Benimki farklıydı vaya onlarınkinden. Onlar,
aynı gün içinde ikinci kez farklı bir kızla salonumuzda yiyişirken en sevdik-
leri arabadan bahsediyorlardı. Kullandıkları parfümün dayanma süresini
karşılaştırıyorlardı Mustafa. Bana birini hatırlatıyordu bu, seni. Daha sonra
da sen bana “onları” hatırlatmaya başladın. En çok kimin bira içeceği
onların bir numaralı tartışmasıydı. En çok parayı hangi mesleğin kazanaca-
ğını tartışırlarken hepsi yalnızca kendi mesleğini savunuyordu. Derslerin
önemini devlet meseleleri gibi masaya yatırırken takındıkları ciddiyet başka
hiçbir yerinde yoktu hayatlarının. O lanet ciddiyet öldürüyordu beni.
Derslerin yanında; pazarlama ve liderlik sertifikalarını anlatırlarken, kıç
yalayıcı olmakla övünüyor gibiydiler yalnızca benim gözümde. Onlardan
bıkmıştım. Daha şimdiden, çünkü, bana hayatımın geri kalanını şimdiden
yaşatmaya yeminliydiler. Beni hayallerimle bile yalnız bırakmıyorlar,
bana hiç bir şans vermiyorlardı. Biraz aptal olsaydım keşke, hayata atılınca
kendim anlasaydım tüm bu iğrençlikleri. Görsemde, bilmemezlikten
gelseydim başta. Ama sürekli yüzüme tuttular aynalarını. Onların
mükemmel hayat dedikleri o iğrençliğe girmeden önce kalan bir kaç
senemi bana rahatça yaşatmadılar anlıyor musun? Sen, Mustafa, onların
bir temsilcisiydin, hiç bir suçun yoktu ama sen bana tüm bu olanları hatır-
latıyordun.

Ve geldik Bayan Mükemmel’e! Hoş geldin, tatlım! Nasılsın? Hmm, bugün
muhteşem kokuyorsun yine, her zamanki gibi. Nerden mi biliyorum?
Saçmalama canım, sen hep muhteşem kokarsın, değil mi?
Mustafa sana mektubumu iletti sanırım. Bunu okuduğuna göre. Baştan
söyliyeyim, intihar etmemin sebeplerimden biri sensin, ama aslında
senin temsil ettiklerin tıpkı Mustafa gibi. Asla senin yüzünden kendi
canıma kıymazdım merak etme. Bir gün o koca mağazalardan birine
gitmiştik Özlem. Hatırlıyor musun? Evet, onlara defalarca gittik.
Ama bunu hatırladığına bahse girerim. Sen her zamanki gibi girişte
sağda olan ilk mağazadan başladın ve tam üç saat beni gezdirdin.
Yoo, şikayetçi olmuyorum. Eskiden bu kadar alışveriş meraklısı değildin
belki ama bu o kadar da önemli değil. Bölüm arkadaşlarımız seni
gezdirdiğinden beri gözün açıldı. Alışveriş konusunda canım. Ne,
erkekler mi? Ben demedim, duydunuz, o dedi. Evet, erkekler de var tabi.
Biliyorum, bir yada iki defa senin sadakatinden şüphe ettim.
Hata ettiğimi biliyorum. Asla öyle bir şey yapmazdın. Bundan eminim
şu an. Ama değiştin özlemim. Değiştin. Seni tanıdığımda hayatımın en
büyük özlemi sen oldun. Kısa bir an için. Sonra benim oldun, ama yine
görece kısa bir an için. Seni sevdiğimi biliyordun. Ben de senin beni
sevdiğini biliyordum. Emindim. Kalbimde hissediyordum. Bak, seni
değiştirmeye çalışmadım ben. Olduğun gibi olmanı istedim.
Öyle sevdim seni. Ama sen değiştikçe, küçülen adayı gözleriyle gören
o göçmen gibi oldum. Anladın mı? Geri dönmeye çalıştım. Sen
suçladın beni. Sana ayakkabımın boyasının önemsiz olduğunu
bile anlatamayacak bir konuma geldim. Artık gözden kaybolan adadan
çıkan dumanları görüyordum yalnızca, yok olan bir adadan kalan şeyler.
Bence sen her şeyin farkındasın şu anda. Kelimelere dökmek de
gayet anlamsız, yetersiz ve saçma. Farkındasın sen:

Tütüyor burnumda ada yanığı,
Gemimin yelkenin dolduranla,
Küllerini saçan,
Aynı rüzgar aslında.

Vay vay vay. Kimleri görüyorum? Peder bey. Hoşgeldiniz sefalar getir-
diniz. Evimizin halısı yok pek tabi. Evet, meyve yemeyi de aksatı-
yorum. Tabi ki siz gençken baba parası yemek yoktu. Biliyorum, far-
kındayım. Kıraathaneden tek bir kitap almak için kovalarca su
taşırdınız. Resimli roman, fotoroman, roman vb. neşriyat.
Ancak, kim okur ki romanı? Boş işler bunlar değil mi? Şiir de öyle.
Bestelenmediği müddetçe. Disiplin önemlidir, biliyorum. Doktorluk-
ta da, mühendislikte de. Mühendislik dedim de aklıma geldi, muha-
sebe işleri nasıl gidiyor kocaman şirketimizin? Amcam ve ortaklar
muhakkak çok iyidirler. Aman aman, tatlı keyfimiz kaçmasın benim
yüzümden. Ne gerek var canım? Basit bir intihar vakası işte. Er ya da
geç sonumuz bu. Öyle değil mi baba? Belimin üstünde ince bir çizgi var
Çok zor, göremeyebilirsiniz, ancak elinizle dikkatle temas sonucu
Farkına varabileceğiniz bir çizgi. İşte o 17 yaşımda yediğim kemer sonucu
meydana gelen bir şey. Resimin okulu olmaz evet. Ressam olunmaz
çünkü ben zekiyim. Doktor olmalıyım, ya da mühendis ya da avukat ya da.
Eminim ki Picasso şirketler yönetemezdi baba, midesi kaldırmazdı.
Eminim ki bir kalem de 200 kişiyi çıkaramazdı lanet işinden iki namaz arası.
Eminim ki amcam gibi hacca gitmek için gereken parayı bir kaç vergi
parasını zimmetine geçirerek toplamazdı. Yoo, yapamazdı aptaldı çünkü o.
Ne doktor, ne mühendis olabilmişti, ne de avukat. Bana istediğim her
şeyi aldın baba. Amcamın yanında çalışıyordun. O iğrenç insanın yanında.
Evet, onu sevmediğini biliyorum. Ama onun gibi zengin olmamı istediğini
de biliyorum. Bunu anlayabiliyorum. Hepsini anlıyorum. Sana isteklerimi
söylerken yalnızca iki şeyi düşünseydin de nasıl hissettiğimi anlasaydın.
Birincisi, çok basit, babanın seni ders kitabının arasında kaptan swing okurken
yakaladığı anı. İkincisi ise daha önemli olanı; annemle evlenmek istediğin
zaman babanın seni nasıl evlatlıktan reddettiğini ve amcamın baban ölünce
seni nasıl da acıyarak, küçümseyerek, şirketten minicik bir pay
bile vermeden muhasebe müdür yaptığını. Bunları düşünsen aslında. Beni belki
de anlardın. Veya belki de bunları düşündün ve beni törpülemeye kalktın.
Ama maalesef olmadı baba. Belki senin kadar güçlü ve disiplinli değildim.
Yarattığın sonuç bu. Ama suçlayamam seni. Sen doğru olduğunu bildiğini
yaptın. Hem ben artık kimseyi suçlamıyorum.

Anneciğim! Annelerin annesi. Nasılda güzel bir kadındın? Nasıl da düşerdin
üzerime. Nasıl da bağlıydın önce Allah’a sonra ülkene ve en son da babama.
Aramızda bir tampon bölgeydin evet. Başbakana bir laf söylesem, kim
olursa olsun, naifçe kızardın. Dinle ilgili bişeyler söylesem ise daha fena.
Babama karşı gelirken önce korurdun beni, sonra bir de sen kızardın ama
daha yumuşakça anneciğim. Ama anne, kalıpların vardı senin. Değiştire-
mezdin. Hangi kızla evleneciğimden tut, derslerime kadar. Derslerim biraz
kötü gelirse, ders çalışmamış olurdum. Hükümete bir şey desem, anarşik
olurdum, ki bu kötüydü. Bir kız arkadaşım olduğunu duysan, hemen burun
kıvırırdın. Yapardın bunu, onu aşağılardın, kıskanırdın belki de. Arkadaşlarıma
da öyle. Kafandan bana gelinler uydururdun. Seçimlerimi onaylamazdın.
Ne okul seçimimi, ne bölüm, ne dost, ne sevgili. Eğer birazcık bilsen,
aldığım derslere bile müdahale ederdin. Apolitize edilmiş, siyasetten
korkutulmuş bir neslin üyesiydin. Siyasi görüşün yoktu, ve sana göre, benim de
olmamalıydı. Çünkü bu kötüydü, işkenceler vardı ucunda, ölümler, kayıplar.
Böyle görmüş ve büyümüştün. Hem devlet ne derse doğruydu.
Param yok muydu? Vardı işte. O zaman derdim neydi. Yakışıklı değil miydim?
O zaman daha güzelini bulurdum, değil mi? İçi boş süslü paketlere mahkum
Etmeliydin beni. Suratına gülen aptal kızlara. Senin için bu önemliydi değil mi?
Seni suçlayamayacağım anneciğim. Seni de babamı da suçlayamayacağım,
çünkü başka devrin, başka kültürün insanıydık. Sizinle Wittgenstein
tartışamazdım, tamam böyle bir zorunluluğum da yoktu. Ama Picasso idolüm
olamazdı çünkü saygı duymazdınız. Çünkü o bir boyacıydı. Ressam parçasıydı.
Çünkü bu eğitimi almamıştınız. Bilmiyordunuz. Benim bildiklerimi anlaya-
mayacaktınız maalesef. Hepinizden özür dilerim. Alındıysanız bir kere daha

özür dilerim.”

.............


Mektubun sonunda, adını yazmıştı. Mustafa mektubu okurken, kendini bir film izler gibi hissetti. Üzülmüştü. Her gece aynı havayı soluduğu bu eski-yakın ama şu anda çok uzak olduklarını farkettiği arkadaşı için üzülmüştü. Ama yapabileceği bir şey yoktu. O, Mustafa, arkadaşları, Özlem ya da diğerleri gibi hissedemiyorsa, Mustafa ne yapabilirdi ki. O farklı biriydi. Benim gibi hisset diye zorlamak onu daha çok intihara sürüklerdi elbette. Mustafa onun bu hissettiklerinin farkında değildi, tamam, bir şeyler seziyordu ama bu yeterli olamazdı. Hem ona yardım etmesi gereken bir uzmandı. Mustafa değildi. Mustafa bu basit gözden geçirme ile vicdanını rahat ettirmeliydi. Şu anda yapması gereken polisi falan aramaktı, ancak bunun altından tek başına kalkacakmış gibi hissetmiyordu. Bu yüzden de yardım almak ve sıradakinin de mektubu okuyup vicdanını rahatlatması için Özlem’e gitmeye karar verdi. Daha sonra ne yapacaklarını beraber düşüneceklerdi.